Cumhuriyetin sağlık vizyonundan piyasalaşmaya - Gamze Burcu Gül
Olaylar Ve Görüşler
Son Köşe Yazıları

Cumhuriyetin sağlık vizyonundan piyasalaşmaya - Gamze Burcu Gül

14.03.2026 04:00
Güncellenme:
Takip Et:

Image

İlk 14 Mart törenine katılan hocalar, tıp öğrencileri ve İnas Darülfünunu öğrencileri

Her yıl “Tıp Bayramı” olarak kutladığımız 14 Mart, bir meslek gününden ibaret değildir; aynı zamanda güçlü bir tarihsel semboldür. 14 Mart’ın kökeni, 1827’de kurulan Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’ye uzanır. Bu tarih, Osmanlı’da modern tıp eğitiminin başlangıcı kabul edilir. Ancak 14 Mart’ın bugünkü anlamını belirleyen asıl olay, yaklaşık bir asır sonra yaşanır. 1919’da İstanbul, İtilaf Devletleri tarafından işgal edilmişken Haydarpaşa’daki Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane de İngiliz birlikleri tarafından işgal edilmiş; yatakhaneler ve derslikler İngiliz askerlerine tahsis edilmişti. Bu duruma karşı Tıbbiyeliler bir protesto düzenlemiş, hocalarının da desteğini almış ve okulun kuleleri arasına Türk bayrağı asılmıştı.

İstanbul’daki ilk kitlesel işgal protestolarından olan bu eylemin öncülerinden biri, 3. sınıf öğrencisi Hikmet’ti. Daha sonra Sivas Kongresi’ne de katılan Tıbbiyeli Hikmet (Boran), kongrede söz alarak manda ve himaye tartışmalarına karşı açık bir tavır koyar ve şöyle der: “Paşam, delegesi bulunduğum Tıbbiyeliler beni buraya bağımsızlık davamızı savunmak için gönderdiler. Eğer manda kabul edilecek olursa bunu kabul edenleri reddeder ve Mustafa Kemal’i de kurtarıcı olarak tanımayız.” Bu sözler, bir öğrencinin cesaretinin ötesinde, bir meslek geleneğinin karakterini de gösteriyordu.

Hekimlik yalnızca hastalık tedavi eden bir meslek değil; toplumun bağımsızlığı, özgürlüğü ve sağlığı için sorumluluk taşıyan bir kamusal görev olarak görülüyordu. Bu nedenle 14 Mart, yalnızca tıp eğitiminin başlangıcını değil, bir direniş ruhunu, toplumsal sorumluluğu ve kamusal sağlık anlayışını simgeleyen bir gündür. Bu günün tarihsel kökleri bize şu soruyu hatırlatır: Sağlık hizmeti bir piyasa faaliyeti midir, yoksa kamusal bir hak mı?

O MİRAS NEDEN TERK EDİLDİ?

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yılları bu soruya verilmiş güçlü bir yanıtı barındırır. Cumhuriyet kurulduğunda sağlık hizmetleri yalnızca tıbbi bir mesele değil, yeni devletin halkla kurduğu en temel sözleşmelerden biri olarak tanımlandı. O sözleşme uzun yıllar boyunca korundu, geliştirildi. Sonra yavaş yavaş aşındırıldı. Bugün sağlık hizmetlerinin piyasalaşmasına itiraz edenlerin ütopya kurduğu, geçmişe özlemle yaşadığı söylense de Cumhuriyet bu ülkede başka bir sağlık politikasının mümkün olduğunu zaten kanıtladı. Asıl soru şu: O miras neden terk edildi?

Cumhuriyet, sağlık alanında inanılmaz kötü bir miras devraldı. Onlarca yıl süren savaşlar, göçler ve işgallerin ardından 1923’te Türkiye’de 12.5 milyon nüfusa karşılık yalnızca 554 hekim, 69 hastabakıcı ve hemşire, 560 sağlık memuru, 136 ebe, 4 eczacı, 86 hastane ve 6 bin 437 hasta yatağı bulunuyordu.* Halkın büyük çoğunluğu bulaşıcı hastalıklarla boğuşuyordu. Cumhuriyetin ilk sağlık bakanı, 1919’da Mustafa Kemal Paşa ile birlikte Samsun’a çıkanlardan biri olan Dr. Refik Saydam, 1921’den itibaren 14 buçuk yıl boyunca bu tabloyu değiştirmek için çalıştı. Uyguladığı yoğun insan gücü yetiştirme programı ve bugün önemi daha net anlaşılan temel ilke şuydu: “Sağlık hizmeti devletin asli görevi ve sorumluluğudur.”

‘DEVLET SAĞLIĞI HALKIN KAPISINA GÖTÜRÜR’

Saydam döneminin felsefesi şuydu: Koruyucu sağlık hizmetleri devletin sorumluluğundadır; tedavi edici hizmetler ise yerel yönetimlerle paylaşılabilir. Bu ilke doğrultusunda ülkenin dört bir yanına Hükümet Tabiplikleri kuruldu, köylere sağlık memurları ve ebeler gönderildi, dispanserler açıldı.

1928’de Merkez Hıfzıssıhha Enstitüsü kurularak Türkiye kendi aşılarını üretmeye başladı. Tıp eğitimi yeniden yapılandırıldı; parasız eğitim, öğrenci yurtları ve burs sistemiyle hekim sayısı hızla artırıldı. 1923’te 554 olan hekim sayısı 1942’de 1538’e ulaşmıştı. Aynı dönemde Umumi Hıfzıssıhha Kanunu ve Tababet Kanunu gibi temel yasalar çıkarıldı. Sağlığı düzenleyen bu mevzuat, hizmet sunumuyla birlikte hekimliğin toplumsal konumunu da belirledi. Hekimlik, bilgiye ve toplumsal sorumluluğa dayanan bir meslek olarak tanımlandı; ticari bir faaliyet olarak değil.

1961: SAĞLIKTA SOSYALLEŞTİRME

Cumhuriyet sağlık politikasının doruk noktası, 1961’de çıkarılan Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi Kanunu’dur. Prof. Dr. Nusret Fişek’in mimarı olduğu bu yasa, sağlık hizmetini gerçek anlamda evrensel kılan bir vizyon taşıyordu. Temel ilkeleri üç maddeye indirgenebilir: Nüfus ve bölge esasına göre örgütlenme, koruyucu ve tedavi edici hizmetlerin aynı çatı altında sunulması, ekip çalışmasına dayanan bir sağlık sistemi. Bu anlayışla kurulan sağlık ocağı sistemi, 5 bin ila 10 bin kişiye bir hekim, 2 bin ila 3 bin kişiye bir ebe öngörüyordu. Sağlık bir lüks değil, her vatandaşın coğrafi ve ekonomik koşullardan bağımsız biçimde ulaşabileceği bir haktı. Kamusal sağlık anlayışı, bu yasayla meyvelerini veriyordu.

KIRILMA NOKTASI

1980 askeri darbesi yalnızca siyasi alanı değil, sosyal politikaları da kökten sarstı. Dünya Bankası programlarıyla başlayan neoliberal dönüşüm dalgası sağlığı da vurdu. Kamu hizmetleri verimlilik, maliyet etkinliği ve özelleştirme kavramlarıyla yeniden tanımlanmaya başlandı. Bu süreç 1990’larda derinleşti; sağlık sisteminin piyasalaşması kaçınılmaz bir zorunlulukmuş gibi sunulmaya başlandı. Özelleştirmeler hız kazandıkça özel hastanelerin sayısı arttı. Devlete bağlı kurumlar giderek yoksullaştı; nitelikli personel, altyapı yatırımları ve bütçe bakımından özel sektörle rekabet edemez hale getirildi.

Sağlık sistemi, vatandaşın hakkı olmaktan çıkıp tüketicinin satın aldığı bir hizmete dönüşme yoluna girdi. Kasım 2002’de temelleri atılan, 2003’te dönemin Sağlık Bakanı Recep Akdağ tarafından resmen yaşama geçirilen Sağlıkta Dönüşüm Programı, “herkese eşit sağlık” vaadi taşıyordu. Bebek ölüm oranları düştü, hastanelere erişim kolaylaştı ancak madalyonun öteki yüzü daha az konuşuldu.

Program, performansa dayalı ücretlendirmeyi getirdi. Hekim emeği puanlandı, “işlem sayısı” başarının ölçütü haline geldi. Sözleşmeli çalışma yaygınlaştı, güvenceli istihdam geriledi. Özel sağlık sektörü hızla büyüdü; kamu çalışanlarının sayısı artmış olsa da özel sektördeki sağlık personelinin artış hızı çok daha yükseldi. Şehir hastaneleri adıyla yaşama geçirilen kamu-özel ortaklığı modeli ise sağlık altyapısını onlarca yıllık kira garantileriyle özel sermayeye devretti. Koruyucu sağlık hizmetleri giderek zayıfladı. Toplum sağlığı merkezleri işlevsizleşti. Birinci basamak hizmetler yetersiz kaldı.

MİRASI YENİDEN İNŞA ETMEK

Cumhuriyetin kurucuları, sağlığı kamusal bir sorumluluk olarak tanımladı ve bu tercih yıllar boyunca ölçülebilir sonuçlar verdi: Hastalıklar geriledi, bebek ölümleri azaldı, köylere sağlık götürüldü. Bugün yaşanan sorunlar bu mirasın terkiyle doğrudan bağlantılıdır. Performans baskısı altında ezilen hekimler, güvencesiz çalışan sağlık emekçileri, birinci basamaktan kopuk bir sistem, sağlık turizminin gözdesi haline gelen özel hastaneler ve giderek artan cepten sağlık harcamaları… Hepsi aynı yönelimin ürünleri: Sağlığı piyasaya teslim etmek. Oysa bu topraklarda devletin sağlığı temel yurttaşlık hakkı olarak gördüğü, bunun için somut adımlar attığı bir dönem yaşandı. O dönem başka bir sağlık sisteminin mümkün olduğunun kanıtıdır. Sağlığı yeniden kamusal bir sorumluluk olarak tanımlamak bir siyasi tercihtir. Doğru adımı atmak için önce doğru soruyu sormalıyız: Bu sistemi kimin için kuruyoruz?

---

Türk Tabipleri Birliği ve Sağlık Bakanlığı tarihsel arşivleri; Fişek, N. (1983). Halk Sağlığına Giriş.

GAMZE BURCU GÜL

DİŞ HEKİMİ

Yazarın Son Yazıları

Denge ve denetim krizi - Mahmut Aslan

31 Mart 2024 yerel seçimlerinin ardından, özellikle muhalefetin kazandığı belediyelere yönelik adli ve idari süreçlerde belirgin bir yoğunlaşma gözlenmektedir.

Devamını Oku
29.04.2026
Yanlarına kâr kaldı... - Berna Özgül

Türkiye'de motokuryeler yalnızca ağır çalışma koşullarıyla değil, cezasızlıkla da mücadele ediyor.

Devamını Oku
29.04.2026
Çocuk koruma mı, dijital gözetim mi? - Mehmet Utku Şentürk

Türkiye’de sosyal medya kullanımına yaş sınırı getirilmesi ve VPN hizmetlerine kadar uzanan kimlik doğrulama zorunluluğu tartışmaları, yalnızca çocukların korunması meselesi değil; aynı zamanda temel hak ve özgürlükler açısından kritik bir kırılma noktasıdır.

Devamını Oku
29.04.2026
Doğum sonrası depresyonu anlamak - Ece Başak Karakaş

Doğum; ailenin heyecanla beklediği bebekle ilk karşılaşması, çoğu zaman sevinç, umut ve yeni bir başlangıç duygusuyla anlatılır.

Devamını Oku
28.04.2026
Laik, demokratik ulus devlet - Selçuk Kosa

Rönesans, 1400 ve 1700 yılları arasında Avrupa halklarının sırasıyla kilise ve monarşiye karşı başlattığı bilim ve özgürlük savaşıydı ve kazanıldı.

Devamını Oku
28.04.2026
Kentler suskun - Aykurt Nuhoğlu

Siyaset, hızlı düşünmeyi ve doğru kararları zamanında alabilmeyi gerektirir.

Devamını Oku
27.04.2026
Mustafa Kemal'in 36 saat süren Çanakkale röportajı

10 Aralık 1915 günü Çanakkale’den ayrılan Albay Mustafa Kemal, 1916’da tuğgeneraliğe terfi etti.

Devamını Oku
27.04.2026
Mustafa Kemal ve ‘Çanakkale Efsanesi’ - Hüner Tuncer

18 Mart 1915 Çanakkale Deniz Savaşı’nda yenilgiye uğratılan müttefik güçler, Çanakkale Boğazı’nı yalnızca donanma ile geçemeyeceklerini anlamıştı.

Devamını Oku
25.04.2026
Okul kapısında biriken öfke - Deniz Öztürk

Şiddet, Türkiye’de artık tekil bir davranış değil; dilde kurulan, kültürde beslenen ve kurumlarda derinleşen yapısal bir sorundur.

Devamını Oku
25.04.2026
BİÇİM, İÇERİK VE KALKINMA - Necdet Adabağ

Biçim, bir şeyin dış görünüşüdür.

Devamını Oku
25.04.2026
Şeffaflaşan baskı - Fadime Uslu

Ulusal egemenlik tam bu noktada kırılıyor: 23 Nisan’da makam koltuklarının çocuklara devredilmesi sırasında.

Devamını Oku
24.04.2026
Güç zehirlenmesi - Suna Türkoğlu

Anayasamıza göre “Devletin temel amaç ve görevleri” Türk milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini, Cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak, kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak; kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak biçimde sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli koşulları hazırlamaya çalışmak olarak; çok açık, kesin ve net bir biçimde belirlenmiştir.

Devamını Oku
24.04.2026
Egemenliğin adı: 23 Nisan - Hamza Kiye

23 Nisan 1920, yalnızca bir meclisin açıldığı tarih değildir.

Devamını Oku
23.04.2026
Vatansever olmak, ya da olmamak… - Erol Ertuğrul

Kimse vatan haini olmak istemez.

Devamını Oku
22.04.2026
Yanılsamalar ve gerçekler üzerine... - Cengiz Kuday

Politika, çoğu zaman sanıldığı gibi gerçekleri bütünüyle inkâr etmek ya da doğrudan yalan söylemek değildir.

Devamını Oku
22.04.2026
Okullardaki şiddetin çözümü - Ömer Adıgüzel

Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’taki okullarda yaşanan silahlı eylemlerin gerekçelerine ve yapılması gerekenlere ilişkin çok farklı görüş ve çözüm önerileri elbette mümkündür.

Devamını Oku
21.04.2026
Egemenlik bölünemez - Cihangir Dumanlı

İktidar terörü bitiren hükümet olarak siyasal kazanç sağlamak amacıyla “terörsüz Türkiye” sloganı ile yeni bir açılım süreci başlatmıştır.

Devamını Oku
21.04.2026
Faturanın büyüğü buzdağının altında - Mehmet Özdağ

AKP iktidarının enerji politikaları, kamu kaynaklarının şirketlere aktarıldığı bir finansal mekanizmaya dönüştü.

Devamını Oku
20.04.2026
Çocuklar nasıl yetiştiriliyor? - Mustafa Küpçü

Çocukluk yıllarımda anımsadığım bir olaydır; Dükkân komşumuzun atölyesinden gelen feryat figan bir çocuk sesi ile irkildik.

Devamını Oku
20.04.2026
Okul saldırılarını çocuklarla konuşmak

Bazı haberler vardır, günlük yaşantımızın ortasına düşer, okur okumaz en yakınımızdakilerle paylaşma gereksinimi duyarız.

Devamını Oku
18.04.2026
Bir başka bakışla Köy Enstitüleri - Günay Güner

Geçen her yıl Köy Enstitülerinin değeri daha iyi kavranıyor, okullarımıza özlem artıyor.

Devamını Oku
18.04.2026
Cumhuriyet eğitimine vurulan hançer! - İhsan Tayhani

Kuruluşunun üzerinden seksen altı yıl geçmesine karşın Köy Enstitüleri, 1940’lı yılların özgün ve çağcıl bir eğitim atılımıdır.

Devamını Oku
18.04.2026
Cumhuriyetin eğitim devrimi - Mustafa Gazalcı

Kuruluşunun 86. yılını kutladığımız Köy Enstitüleri, Türkiye Cumhuriyeti’nin en önemli eğitim devrimidir.

Devamını Oku
17.04.2026
Kimsesizlerin kimsesi eğitim kurumları - Duran Güldemir

“Bu öğretmenler köyümüze geldikten sonra bizim ne söyleyecek sözümüz kaldı, ne de gücümüz...”

Devamını Oku
17.04.2026
Bozkırın genç fidanları - Mücteba Binici

Önümde, zamanın yıpratıcı etkisinden nasibini almış, kenarları kıvrılmış, sararmış siyah-beyaz bir fotoğraf duruyor.

Devamını Oku
17.04.2026
Savaşın yeni genetiği - Cumhur Utku

Savaş tanımı ve savaşın ilkeleri bu günlerde modern ve köklü bir değişim geçirmektedir.

Devamını Oku
16.04.2026
Türkçemizi koruyalım - Erol Tuncer

Dil uzmanı değilim.

Devamını Oku
16.04.2026
Hukuk herkese lazım - Ahmet Özer

Giderek genişleyen baskı iklimi, Türkiye’yi devasa bir hapishaneye dönüştürdü.

Devamını Oku
15.04.2026
Özel emekli aylığı - Engin Ünsal

Uzun bir çalışma döneminin sonunda emeklilik kişinin huzur içinde geçim kaygısı olmadan sevdikleri ile geçireceği bir kavram olmalıdır.

Devamını Oku
15.04.2026
İran Savaşı ve Amiral Mahan - Nejat Eslen

“Tarih, denizlere hâkim olan ulusların dünyaya da hâkim olduğunu gösteren sessiz tanıktır.”

Devamını Oku
14.04.2026
İKİZKÖY: Bir memleket direnişi - Kaan Eroğuz

Sermayenin sınırsız kâr elde etme arayışı, insanlığın tüm yaşam alanlarının piyasaya açılmasına, maddi veya gayri-maddi tüm değerlerin metalaşmasına ve şirketler tarafından kamu kaynaklarının istila edilip yok edilmesine yol açar.

Devamını Oku
14.04.2026
İnsansız savaş! - Abdurrahman Bayramoğlu

ABD’nin İran’a saldırısı karşısında dünyanın üç maymunu oynaması, özellikle Birleşmiş Milletler (BM) teşkilatının ortadan kaybolması, insanlığın geleceği adına oldukça kaygı verici.

Devamını Oku
13.04.2026
Cumhuriyetçi devlet adamı - Hamdi Yaver Aktan

Hukuksuz soruşturmaların sürdüğü bir sırada, bir televizyon kanalında Cumhuriyet gazetesindeki makaleye gönderme yaptığını ve gazeteyi de izleyicilere gösterdiğini bir dostum iletmişti.

Devamını Oku
13.04.2026
Tarihin tekerrürü nereye kadar? - Av. Cem Alptekin

Türkiye’nin en çağdaş anayasasına zemin hazırlayacak olan 27 Mayıs 1960 askeri müdahalesine giden süreçte, iktidardaki Demokrat Parti’nin siyasal ve toplumsal muhalefet üzerindeki baskısını, Meclis’teki çoğunluğunu ve yargıyı da kullanarak CHP’yi kapatma noktasına taşıdığı günlerden bugüne bakınca tarihin bir anlamda tekerrür ettiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Devamını Oku
11.04.2026
Bana kim ‘üstadım’ diyecek! - Hamdi Yaver Aktan

Yaklaşık 20 yıl olmuş; “üstadım” diyordu. Üstat kendisiydi.

Devamını Oku
09.04.2026
İki biraderden Trump’a ‘Amerikan rüyası’ - Tunç Soyer

Stephen Kinzer’in 2013 yılında yazdığı “Gizli Dünya Savaşları”(Destek Yay.) kitabı 2025 yılında Türkçeye çevrilerek basılmış.

Devamını Oku
09.04.2026
Halk yönetiminin yanılgı ve sorunları - Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu

Siyasal yönetim hakkı ile ilgili kabuller ve varsayımlar uzun yıllardır kullanılmalarına karşın, onlarla ilgili yanlış anlamlar ortadan kalkmamaktadır.

Devamını Oku
09.04.2026
‘Dokuz İlke’ bildirisi - Yüksel Işık

Siyaset ilke ile yapılır. İlkelerin bütününü içeren anlamlı metne de manifesto denir.

Devamını Oku
08.04.2026
Kutsal ve kutsallaştırılmış değerler - Abdullah Kehale

HER toplumun kendi yapısına uygun olarak kutsal olarak kabul ettikleri değerler olduğu gibi kendilerinin kutsallaştırdığı değerler de vardır.

Devamını Oku
08.04.2026
'Zamana tutsak' - Buğra Gökce

Danimarkalı yazar Solvej Balle’nin “Hacim Hesabı Üzerine” kitabının ilk cildini okuma şansım oldu.

Devamını Oku
07.04.2026