Optimal beslenme yani hem sağlıklı hem dengeli beslenmenin en temel belirleyicileri yaşam şartları, sosyoekonomik statü, gıda seçimleri ve eğitim durumu. Türkiye’de dengesiz besleniyoruz, spor yapamıyoruz, üstüne üstlük artan gıda fiyatları da beslenme alışkanlıklarımızı olumsuz etkilemektedir. Araştırmalara göre, ülkemizde alınması gereken günlük temel enerjinin yüzde 60’ı, kaliteli proteinler yerine ekmek ve diğer tahıl ürünlerinden, aşırı şerbetli ve yağlı gıdalardan karşılanmaktadır. Ayrıca Dünya Sağlık Örgütü raporlarının belirlediği yeterli ve dengeli beslenme için gereken günde en az 5 porsiyon meyve ve sebzeyi tüketemediğimiz belirtilmektedir. Bu durumun temel nedenlerinin başında gelir dağılımındaki dengesizlik ve bilinçsizlik gelmektedir. Et, süt, balık, tam tahıllı ürünler, sebze ve meyve fiyatlarındaki artış yüzünden toplumumuzun büyük bir kesimi bu ürünleri yeterince tüketememektedir. Madalyonun diğer yüzünde ise ekonomik durumu elverdiği halde bilinçsizlikten tek tip, kötü beslenen bir kesim bulunmaktadır. Yukarıda saydığımız nedenlerden dolayı ABD ve AB ülkelerindeki toplumlardan daha obez bir toplum haline geldik.
Bilimsel makalelere göre çocukluk çağı şişmanlığı ülkemizde artan bir sorun olarak dikkat çekmektedir. Yağ hücrelerinin hacminin ergenlik döneminde büyümesi ileriki dönem beslenme alışkanlıklarını etkileyeceği için “Çocukluk çağı şişmanlığı” halk sağlığının önemli göstergelerindendir. Araştırmalara göre, şişman insan sayısı ülkemizde 10 yıl içinde iki kat artarak 11 milyonu, yine şişmanlık gibi rahatsızlıklar zemininde gelişen şeker hastalığına yakalananların sayısı, şimdi gizli şekerle birlikte 5 milyonu bulmuş. Erişkin nüfusun 15 milyonunun ise yüksek tansiyon hastası olduğu belirtilmiştir.
Restorana bile gitmeden, internet aracılığıyla verilen fastfood ağırlıklı (hızlı yenen) yiyecek siparişleri, oyun parkları, spor ve yeşil alanların eksikliği, otomotiv sektörü, asansör, yürüyen merdiven gibi fiziksel aktiviteleri en aza indiren bilişim vb. teknolojilere kolay erişim hareketsiz yaşamı teşvik etmektedir. Modern hayat ve onun sunduğu geniş yelpazedeki olanaklar yerinde ve doğru kullanılmadığı için beslenme tarzını hızlı hale getirmiş, doğal yaşamdan uzaklaştırmıştır. Kırsal kesimdeki insanlar ise hazır gıdalardan uzak durarak, daha çok hareket ederek daha sağlıklı yaşamaktadırlar.
Bu şartlar nasıl değiştirilebilir? Öncelikle bireysel önlemler alınmalıdır. Aileye ve eğitimcilere çocuğun beslenme alışkanlıklarının belirlenmesi, sporun yeme içme gibi bir zorunluluk haline getirilmesi konusunda büyük görev düşmektedir. Sonrasında et arzı yetersizliği için hayvancılığın teşvik edilmesi, küçük tarım ve aile işletmelerinin desteklenmesi, et, süt, balık, tam tahıllı ürünlerin tüketiminin ve bu ürünlere ulaşılabilirliğin kolaylaştırılması sağlanmalıdır. Zorunluluklardan dolayı tek tip, karbonhidrat ağırlıklı beslenme yerine daha dengeli beslenme koşulları oluşturulmalıdır.
Danimarka’daki büyük fastfood firmaları transyağı olmaksızın üretim yaparken, ABD’de bu tarz restoranlar büyük mönüleri kaldırmış, gelecek yıldan itibaren ürünlerin besin değerlerini mönülerine yazmaları zorunlu hale getirilmiştir. Görülüyor ki, Türkiye’de de bu alanda yeni düzenlemelerin, standartların oluşturulması gerekmektedir. Diyetisyenlerin açıklamalarına göre; yaygın kullanılan gıda katkılarından, yüksek fruktozlu mısır şurubu, fruktoz insülin seviyesini yükseltmediği için diğer şekerlerin verdiği doygunluk hissini vermez ve kişiyi daha çok yemek yemeye iter. Hazır gıdalardaki bir diğer tehlike, Çin ve Japon mutfaklarından ülkemize gelen Monosodyum glutamat (E621), lezzet arttırıcı olarak kullanılarak iştah metabolizmasını bozar. Bu ürün tüm cipslerde, mayonezde, sosis, salam, sucuk, bazı katı ve ekmek üstü yağlarda, et sularında, hazır çorbalarda-soslarda, tatlı-tuzlu hazır ürünlerde bulunmaktadır.
VII. Uluslararası Beslenme ve Diyet Kongresi’nde de belirtildiği üzere, sadece dengeli beslenme sağlıklı bir yaşam için yeterli görülmemekte, kişiler sürekliliği olması kaydıyla haftada en az 120 dakika tempolu yürüyüş gibi sporlar yapmalıdırlar. Buna göre okullardaki beden eğitimi derslerinin süresinin uzatılması gerekmektedir. Ne yazık ki sınav sisteminin baskısı ve stresi altında okullarda bu dersler “test çözme” dersleri haline dönüştürülmüş ve okul-dershane-ev arasında sıkışan gençlerimiz böylelikle kilo problemleriyle erken yaşta tanışmıştır. Bu anlamda eğitim alanında köklü değişimlere gidilmesi gerekmektedir.
sadik.celik@keyveni.com.tr
Nasıl 'Obez' olduk?
Yazarın Son Yazıları
Dünya da, Türkiye de uzun zamandır kesintisiz bir sarsıntının içinde. Savaşlar, yıkımlar, ekonomik daralma, yerinden edilen hayatlar, büyüyen belirsizlik, gündelikleşen şiddet, aşınan güven…
İnsan tek bir varlık değildir.
Epstein dosyaları ortaya döküldüğünde dünyanın durması gerekirdi, değil mi? Okunanlar akıl dışıydı, anlatılanlar mide kaldırmaz cinsten. Peki gerçekten sarsıldık mı…
Bugün siyaset, çözüm üretmekten çok sürekli bir gerilim hâlini yönetme sanatı gibi çalışıyor.
Dünya yaşlanıyor.
Şehirlerde yeni binalar dur durak bilmeden yükseliyor, AVM’ler çoğalıyor, caddeler ışıklandırılıyor. Eski mahallelerin yerinde cam cepheli yapılar, betonun içine sıkıştırılmış “modern hayat” vaatleri…
Bazı ülkeler vardır; haritada çizilen sınırlarından fazlasıdır.
Maduro…
Takvim değişir, peki ya insan? 2026’nın bize gelişi
Kimsenin fark etmediği bir sessizlik dolaşıyor ortalıkta.
Her sabah yeni bir şaşkınlığın eşiğinde uyanıyoruz.
Bu ülke, gerçekten hepimizin mi?
Psikoloji, hukuk, dinler ve gündelik ahlakın ortak ezberinde kötülük, bireyin içindeki karanlıkla açıklanır.
Kasım, takvimin yalnız ayı.
Bir toplumun neye güven duyar? Akla mı, yoksa itaate mi?
Denizden 150 metre yukarıda, Akropolis’in kayalık tepesinde yükselen sütunlar…
Türkiye’de uzun zamandır yeni bir fikir doğmuyor.
Ahlak; herkesin ağzında dolaşan fakat kimsenin pek de hayatına almadığı kelime.
Bir ülkeyi anlamak için hapishanelerine, yani adaletin son durağına bakabilirsiniz.
Toplum adeta bir gerilim teline dönmüş durumda; dokunan yanıyor, çekilen tınlıyor, kimse sesin kime ait olduğunu ayırt edemiyor.
Güç, insanlık tarihinin en eski büyüsüdür: Çekici olduğu kadar sınayıcıdır da insana kendini tanrı sanma yanılsaması verir...
İnsan yalnızca yaşayan, tüketen bir beden değildir; aynı zamanda anlam üreten, topluma katkı sunan bir varlıktır.
Her gün televizyonda, gazetelerde, sosyal medyada büyük sözler, manşetler, olağanüstü gelişmeler, son dakika olaylar…
“Çok çalışırsan her şeyi başarırsın”.
Tarım, Toplum ve Gelecek: Bir Yeniden Kuruluş Çağrısı
İnsanoğlunun istila ettiği bu yeryüzü, artık sadece coğrafyaların değil, dertlerin de haritası.
Var olmak için nefes almak yetmez; insan bir yere ait hissetmek ister, bağ kurmak.
Dünyanın nefes almayı unuttuğu yıllar…
Bu yıl LGS’de 500 tam puan alan 719 öğrenciyle rekor kırıldı. Geçtiğimiz yıl bu sayı 352’ydi. Sınav zor; ama başarı fazla…
İstanbul’un siluetine yüzyıllardır tanıklık eden Galata Kulesi…
Dev aynasındaki bireyler ve hakikatin yerine geçenler
Bir hayal ve bir kâbus: Ütopya ve distopya. Genellikle “var olmayan dünyalar” diye tanımlanırlar.
İnsanlığın kolektif aklı çöküyor gibi uzunca bir zamandır...
Batı felsefesi binlerce yıldır görmeyi yüceltir. Duyular arasında en "akıllı", en "ruha yakın" olan hep görme sayılmıştır. Platon, Timaios’ta, “Görüşümüz gerçekten de bize en büyük yararı sağlamıştır,” der. Çünkü ona göre göz, zihnin kapısıdır; ruhun dışarıyı yokladığı bir uzantı.
Toplumlar bazen göz göre göre karanlığa yürür. Hatta yürümekle kalmaz, o karanlığa âşık olurlar. Tıpkı bazı bireylerin kendine zarar veren ilişkilerde ısrarla kalması gibi.
1518 yazı. Strasbourg’un taş sokaklarında bir kadın, Frau Troffea, kimseye aldırmadan dans etmeye başladı. Ne müzik vardı ne şenlik. Zaten yüzünde de neşeye dair tek bir iz yoktu.
İstanbul'u imar adaleti kurtacak (DEĞİŞTİRİLMESİ GEREKEN BOĞAZİÇİ İMAR YASASI VE KENTSEL DÖNÜŞÜM)
Ülkenin Gerçek Beka Sorunu: Umudu Tükenen Toplumlarda Nüfus Kaçınılmaz Olarak Yaşlanır
Sadece Ahmet Değil: Bu Ülkede İyilik Konu Edildi, Kötülük Sıradanlaştı
Beyin Göçü Savaşları veya Zekânın Büyük Kaçışı: Türkiye Neden Tutamıyor?