Woody usulü aşk dörtgeni
Sungu Çapan
Son Köşe Yazıları

Woody usulü aşk dörtgeni

16.01.2009 13:30
Güncellenme:
Takip Et:

1970-80 ve 90lı yıllarda ışığına kapıldığımız seçkin yazar-yönetmenlerimden olan, yazıp çektiği, kendi âlemlerindeki sorunlarla kıstırılmış New York-Manhattanlı entelektüeller üstüne sofistike komedileriyle belleğimize yerleşerek tüm dünyada gitgide markalaşan bir güldürü ustası olduğu kadar her fırsatta filmlerinden çokça etkilendiğini belirttiği ustası Ingmar Bergmanın izinden giden, aydın işi, psikolojik dramalar da üreten ama sonradan kendini tekrarlamaya koyulmasıyla gözümüzden düşen, son 40 yılın hınzır sinemacısı Woody Allen son dönemde New York-ABD dışında, Avrupada dilediğince çalışmayı yeğliyor malum. İngilterede çektiği son üç filmini (Maç Sayısı, Scoop, Kassandranın Rüyası) çeşitli nedenlerle peş peşe es geçtiğim ama artık girdiği olgunluk döneminde, doğrusu kocamış mızmız muamelesini pek de hak etmeyen, hâlâ her yıl bir film attırmaktan da geri durmayan, 70li yaşlarının yarısındaki Woody Allenin enerjisine ve çalışma azmine şapka çıkarmamak ne mümkün.

 

Aşk, kadın - erkek ilişkileri

İlk filmlerinde aşk ve kadın-erkek ilişkilerinin ıcığını cıcığını çıkarmış üstadın bizi yeniden üçlü (hatta dörtlü), karmaşık ilişki girdaplarına sokarak iyi bildiği sulara yelken açtığı bu son filmi, adından da anlaşılacağı gibi Barcelonada geçiyor. Bir anlatıcı sesi de, edebi tonlarda, esprili ifadelerle hikâyeye yer yer müdahale ediyor. Barcelona gibi filme adını veren Vicky ile Cristina ise zengin mimari örnekleriyle donatılmış, bu güzelim Katalan kentine yaz mevsimini geçirmeye gelen, çok yakın arkadaş olan ama aşk konusunda birbirlerinden akla kara kadar farklı iki Amerikalı fıstık. Gaudi hayranı, gitarı ve İspanyol müziğini seven, zaten tutkunu olduğu Katalan kimliği üstüne tez yazan Vicky (ilk kez seyrettiğimiz ve gözümüzü alamadığımız Rebecca Hall filmin hoş sürprizi), ciddi, gerçekçi ve borsacı Dougla (Chris Messina) nişanlı, geleceğini programlamış, dalyan gibi, güzel bir genç kadın. Kankası Cristinaysa (Maç Sayısından beri Allenin gözdeleri arasına katılmış Scarlett Johansson), çektiği 12 dakikalık bir kısa filmden hoşnut kalmamış, bir sanat ya da zenaat aracılığıyla kendini ifade etmekte zorlanıp sonuçta fotoğrafçılığa yönelen, kronik tatminsizlikten muzdarip, bitirdiği bir ilişkinin hüznünü yeni cinsel serüven arayışlarıyla geçiştiren, özgür ve uçarı bir sarışın. Şu kısacık hayatta en iyisi, yiyip içip, güzel şarapların tadına bakarak güzel güzel sevişmektir ilkesini benimsemiş İspanyol bohem ressam Juan Antonio Gonzalo (Javier Bardem) tanışır tanışmaz hadi bu hafta sonu, Oviedodaki evime gelin ve bir güzel üçlü (sandviç) yapalım diye iki turist kızı doğrudan yoldan, yatağa davet edince tutucu Vickyde şafak atıyor. Bu çok açık ama densiz, erotik öneriye çok sıcak bakan, şehvetli dudaklara sahip Cristinaysa Juanla her çeşit maceraya zaten çoktan hazır. Ama şarap Cristinanın ülserini azdırınca nişanlısını filan unutup latin erkeğinin çekimine kapılan Vickynin ruhsal durumu altüst oluyor Juanla geçirdiği ateşli aşk gecesinin ardından. İki kıza eşlik eden Juanı vaktiyle bıçaklayıp ayrılmış ve dile düşmüş, eski fıttırık karısı, ressam ve müzisyen Maria Elena (Gitgide Sophia Lorenin ince, uzun haline dönüşen, yönetmen Bigas Lunanın 1992de Jamon Jamon filmiyle keşfettiği Penelope Cruz oynuyor bu tutkulu, deli kadını.) da hikâyeye karışınca bu üçlü-dörtlü ilişki yumağı karmakarışık bir hal alıyor...

 

Alaycı ve eğlenceli

Ünlü mimar Gaudinin eserleriyle bezeli (bu arada dikilmiş bir de Joan Miro heykelini gördük kısacık bir çekimde) Barcelonada gezmiş kadar olarak çıktığımız filmde bildik aşk ve cinsellik klişelerini tersine çeviren Allen her kahramanının ipliğini pazara çıkarıyor, zayıf yanlarını gözümüze sokarak. Öteden beri Avrupa kültürü takıntılı üstadın gelgitli kadın erkek ilişkilerine alaycı ve eğlenceli bakışının ürünü olan ve uzun planlardan oluşan Barcelona Barcelona tüm klişe yüzeyselliğine karşın zevkle seyredilen, Woody Allen usulü, hafif ve uçarı bir romantik komedi (parodi) denemesi. Görkemli mekânları, kültürü, müziği ve coşkulu insanlarıyla tüm Barcelona kentinin de katkısı ve desteği sonucu oluşturulmuş son filminde denenmiş formülleri ve alışılmış durumları tersine çeviren Allen, rahatça tüketilen, şenlikli-şamatalı ve alaycı bir ilişkiler güldürüsü (ya da seks komedisi) ortaya koymuş bu kez. İki insanın birlikte mutlu olup olamayacağına ilişkin temel sorunsalı çevresinde, bütün filmografisi boyunca dolanıp durmuş olan Allen, orta sınıf Amerikan ahlakçılığından beylik Akdenizli bohem ressam figürüne, ahlaki sınırlamalardan sadakata ilişkin suçluluk duygusuna kadar her şeyle dalgasını geçerek günümüz ilişkilerinin hüzünlü bir parodisini önümüze sürüyor Katalan kültürü dekorunda.

 

Romantik aşk komedisi

Kimi zaman karikatürize edilmiş kahramanlarının afalladıkları durumlarda verdikleri tepkilerden kaynaklanan keskin bir mizah öğesi de barındıran filmde özellikle Rebecca Hallla Javier Bardemin önlerine katıp sürüklediği oyuncu kadrosu da epeyce göz alıyor. Üstadın eski başyapıtlarından, sözgelimi bir Kocalar ve Karılarının İspanyada geçen hafif bir versiyonu gibi algılanan bu sivri dörtgen ilişki çeşitlemesi, ( Maria Elenayla kuması Cristinanın öpüştüğü) lezbiyenliğe, biseksüelliğe davetiye çıkaran sahneleriyle de oldukça ileri görüşlü sayılabilir. Almodovarın usta kameramanı Javier Aguirresarobeun saptadığı, kırmızı filtreli, kimi sevişme sahneleri de 74lük Allenden umulmayacak ateşlilikte. İspanya beklentileri farklı iki Amerikalı kızın yaz tatili serüvenlerini konu edinen ve meraklısınca kaçırılmayacak nitelikteki bu Woody Allenvari romantik aşk komedisi, gişede de parlak bir başarıya aday görünüyor şimdiden.

Yazarın Son Yazıları

Polanski eski yarayı kaşıyor

Polanski eski yarayı kaşıyor

Devamını Oku
04.09.2020
Savaşın dehşetinde büyümek

Savaşın dehşetinde büyümek

Devamını Oku
22.08.2020
Elia Suleiman’ı özleyenler için

Filistinli ünlü sinemacı Elia Suleiman’ın(ES’nin), 2009 yapımı “The Time That Remains-Geride Kalan”dan beri süregelen suskunluğuna artık son verdiği ve başrolünü üstlenerek kendini oynadığı yeni filmi “It Must Be Heaven-Burası Cennet Olmalı”, ES’nin Nasıra’daki evinde oturup dışarıyı seyrettiği, konuşmasız sahnelerle açılıyor.Pişkin bir komşusu bahçesindeki ağaca çıkmış, limon araklıyor, avcılığa meraklı bir başka komşusu da başından geçen kartal-yılan hikayesini anlatıyor.Yalnız yaşayan bir dünya vatandaşı olan kahramanımız, Filistin hakkında çekeceği bir film tasarısını Fransız yapımcısıyla görüşmek üzere Paris’e uçuyor ama önerdiği senaryo reddolunca bu kez yine sinema münasebetiyle çağrılı olduğu New York’a geçiyor, gözlemciliğini otel odalarında sürdürüyor.

Devamını Oku
21.02.2020
Sevgililer günü münasebetiyle

Çağdaş, Fransız oyun yazarı, tiyatro rejisörü, komedyen (ve muhtemelen 1960-70’lerin, yaşlandıkça arada bir yönetmenlik de yapan oyuncusu Guy Bedos’nun oğlu) Nicolas Bedos’nun senaryosunu da yazıp çektiği ikinci yönetmenlik denemesi olan “La Belle Epoque-Yeni Baştan”, gösterildiği son Cannes festivalinde seyirciye “hem eğlendirici, hem düşündürücü, hem de duygu dolu” dakikalar yaşatıp yarışma bölümünün en ilginç filmlerinden biri olarak dikkat çekmişti.

Devamını Oku
14.02.2020
Banliyöde ayaklanma var

005’te Fransa’yı günlerce birbirine katan banliyö ayaklanmalarından esinlenerek çekilmiş ve son Cannes festivalinde jüri ödülüne değer bulunmuş “Les Miserables-Sefiller” Cannes’ın sürprizlerinden biriydi.

Devamını Oku
07.02.2020
Arı vız vız vızz... (31.01.2020)

Kotevska ve Stefanov’un yönettiği En İyi Belgesel ve En İyi Yabancı film Oscar’larına aday ‘Honeyland-Bal Ülkesi’ bugün gösterimde.

Devamını Oku
31.01.2020
Sevimli bir film

Yönetmen Lulu Wang’ın kendi hayatından (yani kendi babaannesinin hastalığından) esinlenerek senaryosunu yazıp Changchun’da (Çin) çektiği “The Farewell-Elveda”, New York’ta beklediği Guggenheim bursunu alıp eğitimini sürdürmek isteyen ama akciğer kanseri teşhisi konmuş...

Devamını Oku
24.01.2020
Kesik El’le göçmen gencin arayışı...

Korku sinemasının ender kullanılan ama vazgeçilmez figürlerinden olan ve ait olduğu bedeni inat ve ısrarla arayan bir “kesik el”in başrolünde olduğu, bu kesik el’in yanı sıra dokunaklı bir kırık aşk hikâyesinin de beyazperdeye yansıtıldığı, Jeremy Clapin imzalı, 81 dakikalık Fransız animasyonu “J’ai Perdu Mon Corps-Bedenimi Kaybettim”, bilindiği gibi son Cannes festivalinin Eleştirmenlerin Haftası bölümünde gösterilip eleştirmenler kadar seyirci kesiminin de gönlünü fethederek büyük ödülü kazanmıştı 2019’da.

Devamını Oku
17.01.2020
‘Ben kimim?'

Quebec’in Montreal kentinde 1989’da doğan, öğretmen Genevieve Dolan’la oyuncu-şarkıcı Manuel Tadros’un oğlu olan yönetmen Xavier Dolan, bilindiği gibi son 10 yılda Kanada sinemasının, (1.68 cm boyundaki) harika çocuğu olarak yükselen yıldızı, malum.

Devamını Oku
10.01.2020
Bir Judy Garland vardı

Devamını Oku
03.01.2020
Mutlu olma ‘idefiksi’ne dair...

Devamını Oku
27.12.2019
Sinemada yıldökümü: 2019’dan akılda kalanlar

Devamını Oku
22.12.2019
Mutlu olma iştahı üstüne

Devamını Oku
13.12.2019
Ressamla modelinin aşkı

Son dönemin en nefis filmlerinden biri gösterimde: Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi

Devamını Oku
06.12.2019
Kimin evinde yok ki

Devamını Oku
29.11.2019
‘Oyun’un devamı ‘Kraliçe Lear’ gösterimde

Pelin Esmer, sinemamızda eşine pek rastlanamaz cinsten bir “güçlenme, güven duyma ve dayanışma” hikâyesini perdeye taşıyor.

Devamını Oku
22.11.2019
Kendini ve cinselliğini keşfetmek...

Devamını Oku
15.11.2019
Tanrı var ve adı da Petrunya

Makedonya YAPIMI ‘Onun Adı Petrunya’ haftanın kaçırılmayacak filmi

Devamını Oku
08.11.2019
Bu ‘Kız’ımız kaçmaz

Lukas Dhont’un yazıp yönettiği, ilk uzun metrajlı filmi ‘Kız’ı Filmekimi’nde ıskalayan tüm sinemaseverlere salık veriyorum.

Devamını Oku
03.01.2019
Terry Gilliam’ın yıllardır beklenen filmi gösterimde

Çağdaş bir Don Kişot çeşitlemesi...

Devamını Oku
07.12.2018
İstanbul film festivalinden notlar: ‘Utanç’tan ‘Canavar’a...

İstanbul film festivalinden notlar: ‘Utanç’tan ‘Canavar’a...

Devamını Oku
12.04.2018
Dehşetin soluk kestiği bilimkurgu: ‘Life’

Dehşetin soluk kestiği bilimkurgu: ‘Life’

Devamını Oku
23.03.2017
Mustang görücüye çıktı

Yönetmen Deniz Gamze Ergüven imzalı, Fransa’nın 2016 En İyi Yabancı Film Oscar adayı Mustang filmi, önceki gün İstanbul Galatasaray’daki Fransız Sarayı’nda verilen özel bir davet ile kamuoyuna tanıtıldı. Etkinliğe filmin genç başrol oyuncuları da katıldı.

Devamını Oku
24.10.2015
Sınırdaki uyuşturucu savaşları...

Sınırdaki uyuşturucu savaşları...

Devamını Oku
18.09.2015
Pasolini’yi kimler katletti? (20.03.2015)

Pasolini’yi kimler katletti?

Devamını Oku
20.03.2015
Underground bir gençlik

Underground bir gençlik

Devamını Oku
13.03.2015
Firavunlar diyarında

Usta sinemacı Ridley Scott’ın Kitabı Mukaddes’teki göç anlatısından uyarladığı ‘Exodus: Tanrılar ve Krallar’, görselliğiyle öne çıkan bir tarihsel epik

Devamını Oku
12.12.2014
Koca karısını aldatırsa...

Koca karısını aldatırsa...

Devamını Oku
10.10.2014
Derdin devası sevgi...

Derdin devası sevgi...

Devamını Oku
03.10.2014
20 bininci günde uyanınca… (26.09.2014)

20 bininci günde uyanınca…

Devamını Oku
26.09.2014
Bir peri masalı gibi...

Son Cannes festivalinin açılış filmi olan ‘Monako Prensesi’ bugün gösterime giriyor

Devamını Oku
19.09.2014
Çekici yıldızlar geçidi (29.08.2014)

Çekici yıldızlar geçidi

Devamını Oku
29.08.2014
Hortum artık bize de geldi (22.08.2014)

Hortum artık bize de geldi

Devamını Oku
22.08.2014
‘Fazla zekâ insanı bozar’

‘Fazla zekâ insanı bozar’

Devamını Oku
15.08.2014
Bir kirli polis portresi

Bir kirli polis portresi

Devamını Oku
27.06.2014
Ustaya şapka çıkaralım (13.06.2014)

Ustaya şapka çıkaralım

Devamını Oku
13.06.2014
Sıkı bir hapishane draması: ‘Yüksek Risk’

Sıkı bir hapishane draması: ‘Yüksek Risk’

Devamını Oku
06.06.2014
Beylik bir suç filmi

Beylik bir suç filmi

Devamını Oku
30.05.2014
Çekici bir dolandırıcı işbaşında...

Çekici bir dolandırıcı işbaşında...

Devamını Oku
23.05.2014
Maskenin ardındaki yaşamlar

Maskenin ardındaki yaşamlar

Devamını Oku
16.05.2014