Başlıktaki sözler Latince, Türkçesi “geldim, gördüm, yendim” anlamında. Tarihin önemli sözleri arasında yer alan, “Veni, vidi, vici” MÖ 47 yılında Roma İmparatoru Jül Sezar tarafından senatoda söylenmiş. Jül Sezar, Küçük Asya’da Zela (Niksar) dolaylarında Pontus kralı Pharnekes’in yenildiğini, yani Roma ordularının zaferini böyle kısa ve öz bir biçimde açıklamış.
Evet, elinde zaferini gösteren herhangi bir fotoğraf olmayan Jül Sezar, bu üç sözcükle, en kısa yoldan, elde edilen zaferi müthiş bir ustalıkla anlatıyor. “Geldim, gördüm, yendim.” Tam bir algı yöneticisi.
Başbakanımızın, ağır bir ameliyattan çıkmış, yoğun bakımdaki bir paşanın ellerini şefkatle tutmuş, “Geçmiş olsun” dediği fotoğrafa bakarken benim aklıma Jül Sezar’ın bu sözleri geldi.
Ben fotoğrafı zaferin fotoğrafı gibi algıladım. İşte buyurun, “geldim, gördüm ve yendim”. Askeri velayetin yenilgisini görsel olarak bundan daha iyi hiçbir fotoğraf anlatamazdı. Ve Başbakan’ın algı yönetimine bir kez daha şapka çıkardım. Bravo!
Başbakan’a şapka çıkarırken bir kısım köşe yazarlarının bu durumu, farklı yorumlamalarına şaşıp kaldım. “Başbakan değişmişmiş.” “Hukuksuzluk onu bile endişelendiriyormuş.” Vay, vay, vay... Başbakan neden değişsin?
Sahi neden değişsin? Egoları tavan yapan, çıktıkları tartışma programları artık ilkokul münazara seviyesine inen ama gene de kendilerini ülkeyi yönettiklerini sanan bir kısım zevat, Başbakan’ın onu seçimle başa getiren büyük çoğunluğa verdiği mesajı ne yazık ki, göremiyorlar. Bu fotoğrafla Başbakan, dini menkıbeler ve kahramanlık hikâyeleriyle büyüyen yurttaşlarına, korkusuz ve bağışlayıcı bir komutan imajını verdi. Camilerin önünde satılan resimli din kitaplarına alıp bir bakın, “bağışlamak” o kitaplarda peygamberlerin ve Tanrı’nın en büyük özelliği olarak belirtilir. Başbakanımız da düşmanını bile bağışlıyor.
Ve bağışlanmayı canı gönülden kabul eden bir paşa! Üstüne üstlük mahpustaki bazı paşalar da bir gazeteci bayanın yazdığı gibi “Erdoğan’ın sağlığı için duaya başlamışlar.”
Gerçekten yazık, aynı Başbakan, Ergenekon davası tutuklusu ve suçunun ne olduğunu asla öğrenemediğimiz Kuddusi Okkır’ın ölümüne seyirci kalmıştı. Bütün bunları düşünürken aklıma inancın ne denli kutsal bir şey olduğu geldi. Yakın geçmişte cezaevlerinde bulunan KCK, PKK tutuklularının ölüm oruçlarıyla sarsılmıştık. Gene ölüm oruçlarıyla F tipi cezaevlerini protesto edenlerin teker teker ölümlerinden kendimizi sorumlu tutup derin bir vicdan yarasıyla birlikte yaşamaya mahkûm olmuştuk.
Çünkü onların “daha eşiklikçi” bir dünya için umutları vardı ve bu umutları uğruna ölümü göze almışlardı.
Şimdi düşünüyorum, paşanın kızı, “Babam yorgun ve kimseyle görüşecek durumda değil” diyerek Başbakan’ın görüşme isteğini reddetseydi ne olurdu? Bilmiyorum.
Bu arada karaciğer kanseri olan Prof. Dr. Fatih Hilmioğlu’nun iki kez reddedilen tahliye talebinden sonra artık tahliye talebinde bulunmayı reddetmesi, beni çok etkiledi. İnönü Üniversitesi’ni çağdaş, üretken, kayısı sarısı Malatya’ya çok yakışan bir üniversiteye dönüştüren Hilmioğlu’na içim yanıyor ve vakur duruşundan ötürü teşekkür ediyorum.
'Veni, Vidi, Vici'
Yazarın Son Yazıları
Sevgili okurlarım izin verirseniz, bugün öncelikle fakir emeklilere günde sadece üç simit parası eden yeni zammı nasıl kullanabileceklerini söylemekle başlamak istiyorum.
Sevgili okurlarım, önümüzde yeni bir yıl uzayıp gidecek ve başka yeni yıllarla buluşacağız.
Sevgili okurlarım, hiç böyle zamanlar yaşamamıştık, “at izinin it izine karıştığı”; her an, her dakika bir lağım pisliğinin üstümüze sıçradığı, bazılarının bu lağım pisliğini dünyanın en güzel kokusu gibi akciğerlerine çekip “Şükür Allah’ıma” dedikleri bir zaman.
Sevgili okurlarım vallahi billahi bana iki şeyden daral geldi.
Sevgili okurlarım sevdiğim tahta heykeller diyarı Değirmendere’ye taşındığımdan beri dostlarım, okurlarım beni hiç yalnız bırakmıyorlar.
Sevgili okurlarım, son yazdıklarıma bir göz gezdirdim.
Sevgili okurlarım, yıllar önce İspanya’nın Endülüs bölgesinde dolanırken nereden aklıma düştüyse yolda gördüğüm Çağlar Boyu İşkence Aletleri Müzesi’ne girivermiştim.
Sevgili okurlarım gerçekten bıktım, neden mi?
Sevgili okurlarım bir an kendimi bir reklam şirketinde çalışırken buldum.
Geçtiğimiz hafta, uzun zamandır siyasal ve ekonomik belirsizlik, biri biterken öteki başlayan savaşlar ve giderek şiddetini artıran emek sömürüsü karşısında umutsuzluğa kapılan dünya halkları, uzun zamandır egemen güçler tarafından özellikle unutturulan bir sözcüğü yeniden anımsadı: “Sosyalizm!”
Sevgili okurlarım tarih bize, ülkelerin çökmesine en çok yardım edenlerin kraldan çok kralcılar olduğunu gösterir.
Sevgili okurlarım ülkemin içinde bulunduğu belirsizlik durumu, giderek çoğalan çocuk çetelerinden söz etmek, öldürülen yoldaşların ardından ağıt yakmak, her gün bir kadın cinayetiyle yüz yüze gelmek beni hiç olmadığım kadar umutsuzluğa sürükledi.
Sevgili okurlarım bu hafta bir vatanseveri, bir doğa koruyucusunu, işi sadece gerçekleri belgelemek olan bir güzel insanı Hakan Tosun’u toprağa verdik.
Bir avukat İstanbul’da kalabalık bir caddede, ofisi önünde maskeli kişiler tarafından Kalaşnikoflarla taranarak öldürülüyor.
Sevgili okurlarım insanın tüylerini ürperten. “Bu kadar da olmaz” dedirten bir fotoğrafa bakıp duruyorum.
Sevgili okurlarım hepiniz benim Adana sevgimi bilirsiniz.
Onun hiçbir şeyden haberi yoktu.
Sevgili okurlarım şimdi gelin İtalya’nın Roma kentinde vahşet resimlerinin sergilendiği bir müzeye girelim.
Sevgili okurlarım bugüne kadar hiçbir kitap beni böylesine acıtmamıştı.
Sevgili okurlarım, sivil itaatsizlik özellikle yasalardan, yönetimden hoşnut olmayanların başvurduğu bir eylemdir.
Sevgili okurlarım bugün yazıma Leonard Cohen’in “Herkes biliyor geminin su aldığını./ Herkes biliyor kaptanın yalan söylediğini./ Ve herkes biliyor zarların hileli olduğunu” şiiriyle başlayayım dedim, herkes biliyor da ben neden böyle doktorun az önce biyopsi yaptığı bir hasta gibi endişeyle bekliyorum.
Sevgili okurlarım iyice kafa sersemi olduk.
Sevgili okurlarım bu yaz kendimi büyük bir açık hava tiyatrosunda oyun izliyor gibi hissediyorum.
Sevgili okurlarım bir hafta önce ülkemizde her yer yanıyordu.
Sevgili okurlarım başlık benim değil, sosyal medyada gördüm, sahibini aradım, bulamadım ama bu başlığa vuruldum.
Sevgili okurlarım bu hafta yazar Pınar Kür’ü sonsuza uğurladık.
Sevgili okurlarım ne yazık ki kavşağa geldik arabayı ya uçurumdan aşağı süreceğiz ya da hepimiz yepyeni sorular sormaya, çözümler bulmaya çalışacağız.
Başlığım kimseyi şaşırtmadı değil mi? Evet, bu canım ülkede yepyeni bir savaş deneniyor.
Sevgili okurlarım şimdilik füzelerle, insansız uçaklarla yapılan savaş bitmiş görünüyor, doğrusu ben bittiğine hiç inanmıyorum. Bir yerlerde gene füzeler uçacak, çocuklar ölecek, ölüyor da. Şimdi gelelim bizdeki asıl savaşa. Evet dostlarım ülkemizin zeytinliklerimizi bitirme savaşı bu.
Sevgili okurlarım meğer bizim bu kadim ülkemizde ne kadar çok savaş uzmanı varmış.
Sevgili okurlarım, epey bir zamandır yaklaşık 20 yıldır bu köşede neredeyse aynı sorunları yazmaktan bıktım.
Sevgili okurlarım gene bir bayram günü, üstelik pazar. Açık konuşmayı severim bilirsiniz öyleyse açık konuşayım ben bu bayramı hiç sevmem.
Sevgili okurlarım bir kentten başka bir kente taşınmak ne kadar zormuş.
Sevgili okurlarım 50 yıldır yaşadığım İstanbul’u bırakıp Kocaeli’nin Değirmendere Mahallesi’ne taşınıyorum.
Sevgili okurlarım 25 yıllık hayat ve iş arkadaşım, kızım Dünya’nın babası cebinde şiirlerle dolaşan tüm hayatı boyunca devrime inanan film yönetmeni Ali Özgentürk’ü sonsuzluğa uğurladık.
Yurdumuz yeniden bizim olmalı!
24. yılını kutlayan Afyonkarahisar Klasik Müzik Festival
Unutma deprem geliyorum der ve gelir!
Analar babalar, çocuklarımıza kıyıyorlar!
Bak şu işe ben şu küçücük Yunanistan’ı kıskanıyorum!