Görgüsüzler gibi “Ben İspanya’dayken” diye başlamak istemiyorum ama ne yazık ki, böyle başlamak zorundayım. Ekonomik açıdan çıkmazda olduğu söylenen İspanya’da ekonomik çıkmazın boyutlarını koklamak için çarşı pazar, bol miktarda lokanta, bar dolaşıp kendimce bir gözlem yaptım, aynını Yunanistan’da da yapmıştım. Bence Avro bölgesinin krizini şu sözlerle açıklamak mümkün: Efendim, İspanyollar, Yunanlılar, İtalyanlar ve dahi Fransızlar evde yemek yemeği sevmezler. Onların yaşam kültüründe, öğlen, akşam toplu yemekler, bol içki ve kahkaha vardır. Haftanın yedi günü bu böyledir, iş güç onları fazlasıyla ilgilendirmez. Adam çalıştığıyla, haftanın her günü dışarıda yemek yiyebiliyorsa, çocuklarını devlet okullarında bedava okutuyorsa, hastalanınca ona bakan sigorta hastanesi varsa neden fazla çalışsın ki...Peki diyeceksiniz ki, neden sokaklara çıkıp protesto eylemi yapıyorlar, hükümetleri düşürüyorlar? Nedeni çok basit, haftanın yedi günü dışarıda yemek yeme hakkı, şu karışık durumda altıya düşmüş, kıyamet ondan kopuyor. Bir de emeklilik yaşı yukarı çekilmiş. Vay sen bunu nasıl yaparsın? Yaş ortalamasının doksanı çektiği bu ülkelerde adam genç sayılan bir yaşta emekli olup, hayatın tadını kırk yıl hiç çalışmadan, dükkân açmadan, yoksul üçüncü dünya ülkelerinin, biz de dahil, “her şey bedava” sistemindeki güzelim otellerinde geçirmeyi hayal etmiş, bu hayali nasıl elinden alırsın!
Tabii durum bu kadar basit değil ama tepem attı. Kime, buralarda lokantalar ucuz, cümle âlem hemen hemen aynı yerlerde yemek yiyip, aynı yerlerden eğleniyor dediğimde, arkadaşlarım dahil herkeste bir burun kıvırma: “Yakında görürler, paraları bir bitsin!” Bu bence “kedi erişemediği ciğere murdar dermiş” ona benziyor. Ayrıca iktidar kadrolarının ve medyanın şişirmesiyle, cari açığı ve milli gelirdeki paylaşım eşitsizliğini hiç hesaba katmadan, büyüme hızımızla fazla övünür olmuşuz.
Oysa tevazu iyi bir şeydir. Kendimizi dev aynasında görmek için ortada hiçbir neden yok. Sarı sendikaların cirit attığı, işçi haklarında, şiddetle gerilere düştüğümüzü görmemek mümkün mü? Öte yandan ülkemizin büyük çoğunluğunda kendimize kondurmadığımız “üçüncü dünya” ülkeleri koşulları fazlasıyla mevcut. Az biraz yağmurda övündüğümüz metroları su bastı da vaziyeti biraz anladık.
Tabii insan hakları, kadın hakları, çocuk hakları ihlallerinden söz etmek de mümkün, ama zaten bunu her Allah’ın günü yapıyoruz. Yoksulluk sırada bekliyor ve biz, en küçük bir hak kaybında sokaklara dökülen Avrupa için, “aman aman yakında ağızlarının payını alırlar” diyebiliyoruz. Avrupa yaşlı bir kıtadır ama dünyayı değiştiren, ileri götüren tüm devrimlerinin de yatağıdır, rahmidir. Bu nedenle bize bir şaka gibi gelen, haftanın her günü dışarıda yemek yiyemeyeceğini, emekliliğini ılık sularda geçiremeyeceğini düşünen binlerce insan sokaklara dökülebiliyor ve gençler gelecekte anne-babalarının hayatlarından daha az sefalı bir hayat sürdüreceklerine dair en küçük bir duygu hissettiklerinde okul, disiplin vız gelip en şiddetli eylemlere başvurabiliyorlar. Çünkü genetik kodlarında, devrim, iç savaşlar ve iki dünya savaşı var. Belleklerinde atalarının yaptığı direnişler var. Ve elbette kaybedecekleri pek çok hak var...
Biz de övünüp duruyoruz ve sokağa çıkan yok. Oysa ne emeklilerin paralarında bir düzenleme oldu ne de işçi haklarında ve enflasyon alıp başını gidiyor. Ekonomiden sorumlu bakanımız da ilkokul bilgileriyle dışa övünürken, içeriye de “Tedbirli olalım” sözlerini boşuna söylemiyor. Bence tek avuntumuz şu olmalı: “Yarabbi şükür, biz hep krizdeyiz.”
Not: Bu arada bizim paramız öyle pul olmuş ki, vallahi billahi, lokantaların menülerini incelemekten içime fenalık geldi. Neyse ki böyle bir huyum var, kendini milletin ağası sanan hiçbir yerde lokantaların dışında asılı, her yemeğin fiyatının tek tek yazıldığı menülere göz atmadan lokantaların kapısından giren, sonra da gelen fiyata tepki gösteren yurdum insanına buralarda pek rastlanmıyor. Duyduğuma göre Bodrum’da bir litre suya 35 lira hesap çıkarılıyormuş. Buna da itiraz eden oluyormuş, kardeşim üşenmeyip menüye bir göz atsana! Yok eğer paran bolsa yakınmak neden?
Yarabbi şükür, biz hep krizdeyiz!
Yazarın Son Yazıları
Sevgili okurlarım izin verirseniz, bugün öncelikle fakir emeklilere günde sadece üç simit parası eden yeni zammı nasıl kullanabileceklerini söylemekle başlamak istiyorum.
Sevgili okurlarım, önümüzde yeni bir yıl uzayıp gidecek ve başka yeni yıllarla buluşacağız.
Sevgili okurlarım, hiç böyle zamanlar yaşamamıştık, “at izinin it izine karıştığı”; her an, her dakika bir lağım pisliğinin üstümüze sıçradığı, bazılarının bu lağım pisliğini dünyanın en güzel kokusu gibi akciğerlerine çekip “Şükür Allah’ıma” dedikleri bir zaman.
Sevgili okurlarım vallahi billahi bana iki şeyden daral geldi.
Sevgili okurlarım sevdiğim tahta heykeller diyarı Değirmendere’ye taşındığımdan beri dostlarım, okurlarım beni hiç yalnız bırakmıyorlar.
Sevgili okurlarım, son yazdıklarıma bir göz gezdirdim.
Sevgili okurlarım, yıllar önce İspanya’nın Endülüs bölgesinde dolanırken nereden aklıma düştüyse yolda gördüğüm Çağlar Boyu İşkence Aletleri Müzesi’ne girivermiştim.
Sevgili okurlarım gerçekten bıktım, neden mi?
Sevgili okurlarım bir an kendimi bir reklam şirketinde çalışırken buldum.
Geçtiğimiz hafta, uzun zamandır siyasal ve ekonomik belirsizlik, biri biterken öteki başlayan savaşlar ve giderek şiddetini artıran emek sömürüsü karşısında umutsuzluğa kapılan dünya halkları, uzun zamandır egemen güçler tarafından özellikle unutturulan bir sözcüğü yeniden anımsadı: “Sosyalizm!”
Sevgili okurlarım tarih bize, ülkelerin çökmesine en çok yardım edenlerin kraldan çok kralcılar olduğunu gösterir.
Sevgili okurlarım ülkemin içinde bulunduğu belirsizlik durumu, giderek çoğalan çocuk çetelerinden söz etmek, öldürülen yoldaşların ardından ağıt yakmak, her gün bir kadın cinayetiyle yüz yüze gelmek beni hiç olmadığım kadar umutsuzluğa sürükledi.
Sevgili okurlarım bu hafta bir vatanseveri, bir doğa koruyucusunu, işi sadece gerçekleri belgelemek olan bir güzel insanı Hakan Tosun’u toprağa verdik.
Bir avukat İstanbul’da kalabalık bir caddede, ofisi önünde maskeli kişiler tarafından Kalaşnikoflarla taranarak öldürülüyor.
Sevgili okurlarım insanın tüylerini ürperten. “Bu kadar da olmaz” dedirten bir fotoğrafa bakıp duruyorum.
Sevgili okurlarım hepiniz benim Adana sevgimi bilirsiniz.
Onun hiçbir şeyden haberi yoktu.
Sevgili okurlarım şimdi gelin İtalya’nın Roma kentinde vahşet resimlerinin sergilendiği bir müzeye girelim.
Sevgili okurlarım bugüne kadar hiçbir kitap beni böylesine acıtmamıştı.
Sevgili okurlarım, sivil itaatsizlik özellikle yasalardan, yönetimden hoşnut olmayanların başvurduğu bir eylemdir.
Sevgili okurlarım bugün yazıma Leonard Cohen’in “Herkes biliyor geminin su aldığını./ Herkes biliyor kaptanın yalan söylediğini./ Ve herkes biliyor zarların hileli olduğunu” şiiriyle başlayayım dedim, herkes biliyor da ben neden böyle doktorun az önce biyopsi yaptığı bir hasta gibi endişeyle bekliyorum.
Sevgili okurlarım iyice kafa sersemi olduk.
Sevgili okurlarım bu yaz kendimi büyük bir açık hava tiyatrosunda oyun izliyor gibi hissediyorum.
Sevgili okurlarım bir hafta önce ülkemizde her yer yanıyordu.
Sevgili okurlarım başlık benim değil, sosyal medyada gördüm, sahibini aradım, bulamadım ama bu başlığa vuruldum.
Sevgili okurlarım bu hafta yazar Pınar Kür’ü sonsuza uğurladık.
Sevgili okurlarım ne yazık ki kavşağa geldik arabayı ya uçurumdan aşağı süreceğiz ya da hepimiz yepyeni sorular sormaya, çözümler bulmaya çalışacağız.
Başlığım kimseyi şaşırtmadı değil mi? Evet, bu canım ülkede yepyeni bir savaş deneniyor.
Sevgili okurlarım şimdilik füzelerle, insansız uçaklarla yapılan savaş bitmiş görünüyor, doğrusu ben bittiğine hiç inanmıyorum. Bir yerlerde gene füzeler uçacak, çocuklar ölecek, ölüyor da. Şimdi gelelim bizdeki asıl savaşa. Evet dostlarım ülkemizin zeytinliklerimizi bitirme savaşı bu.
Sevgili okurlarım meğer bizim bu kadim ülkemizde ne kadar çok savaş uzmanı varmış.
Sevgili okurlarım, epey bir zamandır yaklaşık 20 yıldır bu köşede neredeyse aynı sorunları yazmaktan bıktım.
Sevgili okurlarım gene bir bayram günü, üstelik pazar. Açık konuşmayı severim bilirsiniz öyleyse açık konuşayım ben bu bayramı hiç sevmem.
Sevgili okurlarım bir kentten başka bir kente taşınmak ne kadar zormuş.
Sevgili okurlarım 50 yıldır yaşadığım İstanbul’u bırakıp Kocaeli’nin Değirmendere Mahallesi’ne taşınıyorum.
Sevgili okurlarım 25 yıllık hayat ve iş arkadaşım, kızım Dünya’nın babası cebinde şiirlerle dolaşan tüm hayatı boyunca devrime inanan film yönetmeni Ali Özgentürk’ü sonsuzluğa uğurladık.
Yurdumuz yeniden bizim olmalı!
24. yılını kutlayan Afyonkarahisar Klasik Müzik Festival
Unutma deprem geliyorum der ve gelir!
Analar babalar, çocuklarımıza kıyıyorlar!
Bak şu işe ben şu küçücük Yunanistan’ı kıskanıyorum!