Ankara’nın göbeğinde, yıllardır hak edilmiş, birikmiş ücretlerini alamadıkları için hukuk diliyle işlenmiş en büyük suçlardan birini, “angarya çalıştırmayı” çok yüksek sayılarla çalışan işçilerine karşı uygulamayı alışkanlık edinmiş Yıldız Holding’in yaşattıklarını, dertlerini sorumlu bakana anlatmak için çırpınan işçilere yaşatılan işkencelerin boyutları vicdanları sızlatıyor.
Açlık grevi kolay mı? Kaç kez polis şiddeti, çıplak bedenlerine Ankara’nın ayazında soğuk su sıkarak püskürtmeler az geliyor, yüzlerine gaz sıkılıyor.. Kimileri açlıktan kimileri gazdan kimileri basınçlı sudan yerlere düşüyor. Gönüllü sağlık sorunlarında görev üstlenmiş, TTB’nin doktorunun ölçümlerinde acil sorunların çıkması ile cankurtaranla hastaneye kaldırılıyor. Açlık grevinden vazgeçilmeden, şekerli suyla yetinilerek yeniden nöbetin başına geliniyor.
Yasal suçlar işlenerek işçi haklarının gasp edilmesini önlemekle sorumlu bakanın, işçilerle görüşmeyi, dertlerini dinlemeyi bile kabul edememesinin, iktidarları erklerinin iç dinamiklerini hâlâ kavrayamamış olanlar açısından algılanabilmesi zor. Parmakla sayılacak kadar az, zorlu bir işi sahiplenmekte sorumluluk duyan sayılı değerli arkadaşlarımızın arasında olan gazeteci Bahadır Özgür’ün Yıldız Holding üzerinden araştırmalarının sonuçlarını sizlerle de paylaşmak isterim.
Geçmişte AKP ile yakınlıklarıyla bilinen ortaklarının, Türkiye haritası üzerinde yıldızlarla işlenmiş, üretim çeşitlenmesi içindeki toplam ruhsatlı işletmelerinin sayıları şimdilik 2 bin 364. Üstelik ruhsat iptali cezası ile sonlandırılması gereken suçlamalar üzerinden iki de atık havuz patlamaları var. Atama ile bakan yapılmış bir kişi, madenlerinde çok sayıda ölümlü işçi kazası, çökmelerinden de gerçek sorumluları üzerinden hesap verilmesi söz konusu olamamışken...
Yakın geçmişin çok sayıda işçi ölümüne yol açan kazasından sonra, yargılamalar üzerinden annesi yanında yakınan bir işçiye; “Ananı da al git” sözleri ile kapının yolunun gösterilmiş olmasını anımsıyor musunuz?
***
Hak aramada gazetecilik sorumluluklarının gereklerini yerine getirmekte direnen gazetecilerin başları beladan kurtulmuyor. Merdan Yanardağ’a geçmişte yaşatılanlar yetmezmiş gibi. Sonuncusu yaralarının üstüne tuz biber ekmekten beteri oldu. Henüz yargılaması yapılmamışken dünyada bir benzerinin yaşatılmış olabileceğine hiç tanık olmadığımızdan kuşkum olmadan... Yargısız infaz boyutu ile ajansına önce kayyım atanarak el konması, sonrasında da hukusuzluğun akıl sır ermez bu vahşi boyutları umursanmadan, göz göre göre birilerine peşkeş çekilerek satışı gerçekleştirildi...
Yeri gelmişken en son günlerin sorgusuz tutuklanmış gazeteci arkadaşlarımızdan Alican Uludağ ile İsmail Arı’ya da göremeden selamlayalım. Eskiden, iktidarları ittifaklarının süreçleri içinde, tutuklanmış gazeteci arkadaşlarımızı hiç değilse cezaevlerinde, meslek örgütlerimizin de çabaları çerçevesinde ziyaret edebildiğimiz günleri anımsatalım. Korkular ne kadar boyutlu panik atakları dönüşmüş olmalı ki... Söz konusu haklar bile işletilemiyor. Korkular, kaygılar, suçlukta sınır tanımamanın panik atakları, besbelli paranoyaya dönüşmüş.
Çözüm arayışlarına kapı açılmadıkça... Direne direne kazanma savaşımını vermenin dışında bir yol kalmıyor.