Geçenlerde elime devasa boyutlarda bir yapıt geçti. Prof. Dr. Mehmet Semih Gemalmaz’ın “Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Kadınlara, Çocuklara ve Azınlıklara Karşı Ayrımcılık, Şiddet ve Sömürü” adlı kitabı, tam 2 bin 786 sayfa!
Son derece ayrıntılı ve özenli bir çalışma olan kitabın her bölümü çok ilginç ama bu yazıda özellikle idam cezası ile ilgili bazı bilgileri paylaşmak istiyorum. Çünkü hayatım boyunca karşı olduğum idam cezasının tekrar gündeme gelmesinden endişe duyuyorum!
Başkanlık seçimi öncesinde idam cezasının yeniden yürürlüğe girmesi yönündeki talepleri sık sık duyduk; meydanlarda “İdam isteriz!” diye bağıranları gördük. Geçenlerde Cumhuriyet’te Alican Uludağ’ın haberinde, AKP listesinden milletvekili seçilen BBP lideri Mustafa Destici’nin ekim ayında Meclis’e idam cezası teklifi sunacaklarını söylediği yazıyordu.
Prof. Gemalmaz, kitabında, Türkiye’de 34 yıldır fiilen uygulanmayan ve 16 yıldır da hukuken bulunmayan idam cezasına dair 12 Eylül rejimi döneminde Danışma Meclisi’ndeki (DM) kadın üyelerin tutumunu da ele almış. Özellikle kadınların şiddete yaklaşımını göstermesi açısından önemli bir başlık bu.
Verdiği bilgiye göre, DM’nin toplam 160 üyesinden sadece 5’i kadın. 1982 ve 1983’te toplam 33 Ölüm Cezası İnfazı Kanun Tasarısı benimsenmiş. Bunlardan 5’i için DM Genel Kurulu’nda açık oylama yapılmış. Açık oylamalarda bütün infazlara evet oyu veren tek kadın üye, aynı zamanda insanları yaşatmak için yemin etmiş olan hekim Cavidan Tercan...
5 açık oylamada 3 kez idam lehinde oy kullanan, 2 oylamaya katılmayan İmren Aykut ise, ANAP döneminde bakan olarak görev yaptı. Planlama Uzmanı Tülay Önen, infazlarda 2 kabul, 1 çekimser oy kullanıp 2 kere de oylamaya katılmamış. Milli Eğitim Bakanlığı Başmüfettişi Nermin Öztuş, 3 çekimser oy kullanıp 2 oylamaya katılmayarak infaz karşıtı tavrını ortaya koymuş.
Tıp doktoru Prof. Dr. Türe Tunçbay ise, hiçbir infaz oylamasında kabul oyu vermemiş; 4 çekimser oy verip, 1 kez oylamaya katılmayarak infaz karşıtı görüşünü yansıtmış.
Tunçbay’ın DM içtüzüğünde “Meclis’in ölüm cezalarının yerine getirilmesine karar verme yetkisi” düzenlenirken söylediklerinin altını çizdim: “Ben bir hekimim. Bildiğiniz gibi mezun olurken şu yemini ederek mezun olmuşumdur: Her ne koşulda olursa olsun, bir kimsenin hayatını kurtarmakla sorumluyum. ‘Her ne koşul altında olursa olsun’ derken, zamanında bir düşman askeri de elimize geçer, yaralı ise tedavi ederiz, iyileştiririz ve adalete veririz. Bu yemini etmiş olan benim gibi en azından 15 hekim var burada. Böyle bir cezayı onaylamak eğer bize düşerse, sanırım ki, pek doğru karar vermeyiz, duygusal olursunuz derseniz, bu, unutulmamalı ki, 23 senelik bir hekim olarak benim aldığım eğitim ve de tıp öğrencilerime verdiğim bilimsel eğitimdir. Onun dışına çıkabileceğimi sanmıyorum. Asla katılmıyorum bu karara.”
Acaba şimdiki Meclis’in önüne idamla ilgili bir kanun tasarısı gelirse ne olur? Hukukçular, idam cezasıyla ilgili değişiklik ancak anayasa değişikliğiyle yapılır diyor. Anayasayı değiştirmek için 200 milletvekilinin teklifi şart. Referanduma sunulması için 360, referandumsuz onaylanması için 400 milletvekilinin oyu gerekiyor. AKP ve MHP’nin bunu bulması olanaksız.
Belli ki AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan, geçen yıl “Bir referandum da idam için yaparız” derken bunları hesaba katıyordu... Ama hesaba katmadığı şu: Türkiye’nin onayladığı uluslararası sözleşmeler idam cezalarının infazına izin vermiyor.
Prof. Tunçbay’ın sözleri, idamın doğrudan infazı ile ilgili ve tıp doktorları açısından çok çarpıcı. İdam cezası konusu Meclis’e gelirse, hipokrat yemini eden 46 milletvekili arasında AKP ve MHP’li olanların tavrı ne olur diye merak ediyor insan...
İdam sorunu ve dev bir yapıt
Yazarın Son Yazıları
Trump ikinci kez ABD başkanı seçildiğinde, Amerikalı yazar Susan Jacoby’nin kitabına (The Age of American Unreason) atıfla, George W. Bush iktidarına benzer bir dönemin başladığını ve Trump’la birlikte Mantıksızlık Çağı’nın zafer çanlarının yeniden çaldığını yazmıştım.
Ekrem İmamoğlu, T24 portalından Cansu Çamlıbel’in sorularını yanıtlamış.
Başından beri uyardığımız oldu.
CHP listelerinden milletvekili seçilen üç milletvekilinin AKP’ye geçmesi, artık bir seriye dönüşen İLKESİZ SİYASET yazılarımın dördüncüsünü yazmamı gerektirdi.
Dünya siyasi tarihi “demokrasi” yalanıyla yapılan darbelerle dolu.
Tahmin ederim; başlığı görünce çoğu kişinin aklına insanların tutsak edilmesi gelmiştir.
Okurlarım bilir, köşe yazılarımda özel yaşantımdan söz etmem.
2025’in son yazısı daha farklı olsun isterdim ama bir gazetecinin halka sorumlu olduğu gerçeğini hiç unutmadığım için, ülkemizin içinde bulunduğu koşullarda yine endişe duyduğum bir konuda yazıyorum.
1970’lerin sonunda “Marksist-Leninist” bir örgüt iddiasıyla PKK terör örgütünü kuran terörist başı Öcalan, son dönemde tam bir açılım içinde!
Asgari ücret tespit komisyonundan işçi sınıfı için İDAM FERMANI çıktı!
Günlerdir sosyal medyada ve geleneksel medyada birtakım tanınmış kişilerin yazışmaları ve görüntüleri paylaşılıyor, hatta “gazeteci” denen bazı kişiler, bunları köşelerine taşıyor.
“Açılım süreci” adı altında kapalı kapılar ardında dönen pazarlıkları yaklaşık bir buçuk yıldır bu köşede yazıyorum.
Çarşamba günü medyaya yansıyan bir haber vardı.
Özgür Özel, 12 Aralık’ta İlke TV’de bazı sorular sorulmasını gerektiren değerlendirmelerde bulundu.
Büyük Birlik Partisi (BBP) Genel Başkanı Mustafa Destici, gerici açıklamalarına bir yenisini daha ekledi.
Kürdistan Demokrat Partisi Başkanı Mesud Barzani’nin 29 Kasım’da bir sempozyuma katılma bahanesiyle uzun namlulu silahlı korumalarıyla Cizre’ye gelmesi, aklıma Uğur Mumcu’nun 7 Ocak 1993 tarihli gazetemizdeki yazısını getirdi.
DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, “Cumhuriyet ilan edilmiş ama eksik bırakılmıştır” diyerek yine Cumhuriyeti hedefe koydu, anayasa değişikliği isteyerek yine 1921 Anayasası’nı övdü ve Bahçeli tarafından alkışlandı.
Öcalan açılımı için kurulan TBMM komisyonunda basına kapalı oturumlar yapılmasından sonra, AKP milletvekili Hüseyin Yayman Öcalan’ın ayağına İmralı’ya giden heyette yer aldığını halktan gizlemeye çalıştı.
Yıl 1934...
Hani bazen hayatınızı adadığınız bir mücadelede öyle bir an gelir ve yıllarca yalnızca duvarlara bağırdığınızı düşünürsünüz..
Yaklaşık bir yıldır birçok yazımda uyardığım bir tehlike, DEM Partisi çevresinden ilk kez açık açık dile getirildi.
İçinde yaşadığımız dönemin en berbat özelliklerinden birisi, kavramlara farklı anlamlar yükleyerek insanları kolayca kandırmanın çok yaygınlaşmış olması.
Sonunda bu da oldu.
Cuma günü TBMM’de yapılan İmralı oylamasından sonra bir TV kanalında bir siyasal iletişimcinin konuşmasına rastladım.
Dün gazetemizde Aytunç Ürkmez imzasıyla yayımlanan bir haber...
Tarih 31 Temmuz 2025.
Geçen hafta Uluslararası Hayvan Politikaları Konferansı’na katılmak için ilk kez Marakeş’e gittim.
AKP-MHP koalisyonunun CHP’nin cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’na karşı yürüttüğü operasyon...
Yazımın başlığına güzel Türkçemizde birçok düşünce ve duyguyu aynı anda iki sözcükle anlatabilen işlevsel bir deyimi koydum.
Kendisini “demokratik sosyalist ve Müslüman” olarak niteleyen Uganda asıllı 34 yaşındaki Zohran Mamdani’nin New York Belediye başkanlığına seçilmesi hakkındaki bazı yorumlar, birkaç yılda bir yinelemem gereken gerçekleri hatırlattı.
1923 Cumhuriyet Devrimi’ni hedefe koyanlar, 102. yıldönümünde de boş durmadı.
22 Aralık 2024’te Nijerya’dan Tayland’a kaçak olarak götürülmek istenirken İstanbul Havalimanı’nın kargo biriminde travma halinde yavru bir goril bulundu.
Geçen hafta hayatımıza bir casusluk davası girdi ve beş gün önce de Ekrem İmamoğlu, İmamoğlu’nun seçim kampanyası direktörü Necati Özkan ile Tele1 Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ hakkında tutuklama kararı verildi.
“En hafif rüzgârdan bile korunması lazım gelen yeni doğmuş yavrunun, onu beslediğini söyleyenler tarafından böyle hırpalanması caiz miydi?”
İsrail’in büyük dostu ABD Başkanı Trump, bir süredir kameralar önünde Erdoğan’a övgüler yağdırıyor, buluşurken Beyaz Saray’ın kapısında ayakta bekliyor, “iyi dostuz” diyor, rahat otursun diye sandalyesini tutuyor ve ayrılırken kapıya kadar uğurluyor.
2025 yılında, Cumhuriyet Devrimi’nin 102. yıldönümünde Türkiye’de cumhuriyetçilere düşen önemli görevler var.
Geçen hafta Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yaşanan rezalet, ülkenin içine sokulduğu durumun vahametini tam olarak gözler önüne serdi.
Başlıktaki soruyu sormak zorunda kalmamın sayısız nedeni var.
ABD Başkanı Trump, 13 Ekim’de İsrail Parlamentosu’unda ayakta alkışlandığı bir konuşma yaptı.
“Sayın Öcalan, bu son görüşmede çok rahatsız olduğu bir mesele üzerinde durdu.