Ayşe Emel Mesci

Yitirdiklerimiz ve keşkeler…

27 Eylül 2021 Pazartesi

“Çağdaş Türk toplumu kaotik bir fiziksel ortam yaratmıştır, orada yaşamakta ve orada ıstırap çekmektedir.”

Doğan Kuban.

Doğan Kuban’ın 1996’da yayımlanan “İstanbul. Bir Kent Tarihi” adlı anıtsal eserinin son bölümünden aldığım bu cümle, yaşanan son 70 yıllık süreçle birlikte düşünüldüğünde, sadece İstanbul’a ve mimarlık ya da şehircilik tarihine ait bir saptamanın ötesine geçiyor. Evet, çağdaş Türk toplumu özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında fiziksel, kültürel, siyasal, toplumsal, her bakımdan kaotik bir ortam yaratmıştır, orada yaşamakta ve orada ıstırap çekmektedir. Üstelik bu kaotik ortam son 20 yılda mantıksal sonucuna ulaşmış, tüm olumsuzluklara karşın her devirde işlerin bir şekilde yürümesini sağlayan işinin ehli “seçkinler” cehalet tarafından her alanda tasfiye edilmiş, bunun sonucunda da aklı ve bilimi ayaklar altına almanın meşru ve muteber sayıldığı bir kifayetsizlik diktası altında gemi batmaya başlamıştır.

Geçen çarşamba günü, 22 Eylül 2021’de yitirdiğimiz mimar, mimarlık tarihçisi, düşünür, Orhan Bursalı’nın ifadesiyle, “Türkiye Cumhuriyeti’nin yetiştirdiği büyük bir Rönesans insanı” olan Doğan Kuban’ın değeri ve büyüklüğü, yukarıda alıntıladığım cümlede de görülen, öze nüfuz etme gücündeydi. 

Ben hiç tanışamadım Doğan Kuban ile ama sadık bir okuru oldum. Tarih, felsefe, sanat, müzik vb. çok geniş bir alana yayılan derin ve süzülmüş bilgisiyle, zengin kültür birikimiyle harmanlanmış yazılarını kaçırmamaya çalıştım. Önce Cumhuriyet’in “Bilim Teknik” ekinde, sonra arkadaşlarımın iyi ki ısrarla çıkarmaya devam ettikleri “Herkese Bilim Teknoloji”de köşesini nasıl “cehaletle savaş” kürsüsüne dönüştürdüğünü izledim. Boşuna kızmıyordu Doğan Kuban; cehaletin İslam dünyasında nasıl bir yara olduğunu, bizi hem içeride hem dışarıda nasıl kullaştırdığını görüyor, şanlı tarih martavallarına zerrece prim vermiyordu. Cumhuriyetle neredeyse yaşıttı; cumhuriyetle neler kazanıldığının ve şu anda nelerin kaybedilmekte olduğunun bilinci ve acı tepkisi yazılarında hissediliyordu. Keşke bir şeylerin değişebileceğini görerek gitseydi. Bunu en çok hak edenlerden biriydi hiç kuşkusuz.

HÜLYA NUTKU

“Bilgi bir hazinedir ama makineleşen dünyada bilgi teknolojiye kazandırdığı ivme ile insanı geri plana itmektedir. İnsanlığın kurtuluşu sanat yoluyla ekip olmayı, yaptığına inanmayı, becerisinin sınırlarını, unuttuğu değerleri, belleksiz toplumlara hafızasını yeniden yoklamayı, özgün olmanın önemini, hepsinden daha fazla da şişmiş egolarımızdan kurtulup başka insanlarla bu dünyayı paylaştığımız gerçeğini öğretir.”

21 Eylül 2021’de çok vakitsiz yitirdiğimiz değerli tiyatro araştırmacısı, akademisyen, yazar, eleştirmen Prof. Dr. Hülya Nutku, 2019’da kaleme aldığı 27 Mart Dünya Tiyatro Günü Ulusal Bildirisi’nde böyle diyordu. Dostluğundan hep onur duyduğum, “hocalığı” kişiliğine sindirmiş, tiyatroyu insanlığıyla hemhal etmeyi bilmiş bir güzel insandı Hülya Hoca. Sözünü ettiğim bildiriye şu satırlarla başlamıştı: “Merhaba… Sizlere Ege’nin incisi, ülkemin üçüncü büyük kenti, yeni oluşan gökdelenlerinin yanında, büyükşehire yakışan şehir tiyatroları bile olmayan İzmir’den sesleniyorum.” Neyse ki bu sitemi ve değerli hocamız Özdemir Nutku ile birlikte yıllarca bu konuda verdiği emekler sonunda karşılık buldu, Tunç Soyer’in kararlı tutumuyla İzmir Şehir Tiyatrosu kuruldu. Kuruluş aşamasında izlenen yolu haklı gerekçelerle eleştirdim; eleştirilerimi Kurucu Danışma Kurulu’nda yer alan Hülya Hoca’ya da açık açık söyledim, bizimki riyakâr bir dostluk değildi. Genel Sanat Yönetmeni Yücel Erten’in bana hitaben yazdığı bir cümle var: “Hepimiz bir gün öleceğiz ama İzmir Şehir Tiyatrosu yaşayacak.” Ne kadar trajik bir bağlama oturdu şimdi bu sözler. İzmir Şehir Tiyatrosu gibi değerli bir kazanım tabii ki yaşamalı, hem de iyi yaşamalı ve Hülya Nutku adı da yaşamalı onunla birlikte. Canım Hocam, keşke ilk oyunu görebilseydin…


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları

Artık yeter… 30 Ağustos 2021