Deniz Yıldırım

Cürek ve Nomadland

08 Mayıs 2021 Cumartesi

Cürek, Sivas Divriği kırsalında bir işçi kasabası. Erken Cumhuriyet 30’lu yıllarda bağımsız bir sanayi politikasıyla demir madeninde üretimi hızlandırır. Üretim arttıkça barınma ihtiyacı da belirir. 1938 yılından itibaren Cürek kasabasının devlet eliyle, kamucu programla gelişimi de işte bunun üzerine başlar. Ve sonunda, 40’lara gelindiğinde, işçilerin aileleriyle birlikte rahatça yaşayacakları, okulu, sosyal alanları, sinema ve tiyatro salonu olan, bahçeli ve ferah konutlarla genişleyen bir kasaba ortaya çıkar. Sonra 80’lerin ortasında madencilik merkezinin yer değiştirmesiyle, ama esas olarak da özelleştirme furyasıyla birlikte kasaba boşalır. Şimdi Cürek bir hayalet kasaba. Demek ki özelleştirme programlarıyla gelen yıkım salt ekonomik değil. Kamusal yaşam alanları, sosyalleşme pratikleri, kültürel olanaklar da yok edildi. Cumhuriyet ütopyasının iktisadi-sosyal modeli Cürek’teki siyah beyaz fotoğraflardaysa, yıkımı da bugünkü Cürek’teki harap tablodadır.

Chloe Zhao’nun gazeteci Jessica Bruder’in aynı isimli kitabından uyarlayarak yönettiği Nomadland’i izlerken Cürek’i anımsadım. Film, 2008 krizinden sonra daha da yoksullaşan, evsiz kalıp karavanlarda gezici hayatlar yaşayan, geçici işlerde çalışarak hayatta kalmaya uğraşan güvencesizleri anlatıyor. Başrolde izlediğimiz Fern eşini kaybetmiş. Daha önce Nevada’da bir madende çalışıyor ve orada yine şirket tarafından kurulan, kendi sosyal tesisleri, yaşam alanları, düzayak konutları olan Empire adlı işçi kasabasında yaşıyorlar. Sonra 2008 krizi geliyor, şirket 2011’de kapanıyor. Bunun üzerine yüzlerce aile kasabayı terk ediyor. Evsiz ve işsiz kalıyor insanlar. Empire kasabası, ki imparatorluk anlamına geldiğine göre Amerikan rüyasındaki çözülmeye de işaret etmiş oluyor, bu tarihten sonra bir hayalet kasabaya dönüşüyor. Tıpkı Cürek gibi.

Eşini, işini, yaşam alanını yitirmiş Fern, tam da bundan sonra karavanda yaşamaya başlıyor. Film yolda geçiyor. Fern gittiği şehirlerde geçici işlerde çalışıyor, gündeliğini çıkarmaya uğraşıyor. Bu sırada da kendisiyle aynı koşulları paylaşan insanların hikâyelerini onun gözünden izliyoruz.

Film, tekelci kapitalizmin çürüme aşamasında göçerler arasındaki asabiyeyi toplumsal ezilme koşullarına göre yeniden inşa ediyor. Nitekim kandaş topluluk olmadan armağan kültürü ve takas ekonomisi bu “ortak koşullar” sayesinde gelişiyor filmde. Kanser hastası Swankie’nin eşyalarını hediye etmesi, Fern’ün Derek isimli gence çakmak vermesi, yeniden karşılaştıklarında sandviç ile birayı takas etmeleri, göçerler topluluğunun meydanda oluşturduğu takas alanı filmin ekonomi politiğine daha derinden girmemizi sağlıyor. Bir yanda Amerikan kapitalizminin, çalışma koşullarından tüketim çılgınlığının tekelci yönetimine kadar açık bir sembolüne dönüşmüş Amazon var; diğer yandaysa geçici işlerde kapitalist sömürüye maruz kalırken kendi topluluklarında kapitalizm dışı ya da öncesi mübadele biçimleriyle yaşayan, takası, armağanı, karşılıklı işbölümünü güçlendiren; dayanışma sergileyen, birlikte sosyalleşen, eşyaya ya ihtiyaçlar üzerinden ya da Fern’ün babasından armağan tabaklara gösterdiği özende olduğu üzere manevi değeriyle yaklaşan bir başka yaşam biçimi var. Amazon’la kurulan zıtlığı, bu iki tarz arasındaki farkı anlamaya çalışarak da okumak gerek.

BAŞKA BİR EKONOMİ

Burada aklıma Japon düşünür Kojin Karatani’nin Dünya Tarihinin Yapısı adlı kitabında önerdiği mübadele sınıflaması geliyor. A tipinde karşılıklılık, armağan; B tipinde yağma, C tipinde para, meta mübadelesi var. Bunların her biri, öncekinden unsurları barındırıyor. Örneğin biz bugün B tipini C’yi de A’yı da barındıracak şekilde yaşıyoruz Türkiye’de. B’yi hangi yönde aşacağız? Önümüzdeki tartışma bu bir yandan da. Karatani, adını X olarak koyduğu D tipi ekonomi modelini, meta ilişkilerinin hâkim olmayacağı bir dayanışma çerçevesinde, “A tipi mübadele tarzının daha üst boyutta geri dönüşü” olarak görüyor. İşte filmde bir yanda emlak ve Amazon kapitalizmi (B ve C tipi), diğer yanda da dayanışma ile A tipinin yeni biçimleri eşzamanlı karşımıza çıkıyor.

Evet, film doğrudan bir modelin karşısında konumlanmıyor belki, ama bir modelin “yerine” geçebilecek mübadele biçimlerini, D tipinin nüvelerini de bize sunmuş oluyor böylece. Burada ise aklıma E. O. Wright’ın kapitalizm karşısındaki tutumlara dair dörtlü tasnifi geliyor. Bir seçenek olarak “kapitalizmi aşındırmak”tan söz ediyordu Wright. Kapitalist olmayan ekonomik etkinlikleri kapitalizmin ekosistemine dahil etmek, gelişmelerini sağlamak ve bunun bir süre sonra bütüne etki edebilecek bir model haline gelmesinin koşullarını aşağıdan yukarıya oluşturmak gerek, diyordu özetle. Sonunda da aşağıdan, dayanışmacı ekonomi modellerini yukarıdan bir iktidar programıyla, devlet eliyle tamamlamayı öneriyordu. Bu açıdan filmde göçerler arasında gelişen modeli, bu aşağıdan yukarıya alternatifin bir nüvesi olarak değerlendirebiliriz. Ben filmi, akıştan kaçış ile akışa direniş arasında bir zeminde okumaktan yanayım. Göçer olalım demiyorum; filmde göçerler üzerinden sunulan alternatif, dayanışmacı sosyalliği aşağıdan, birlikte geliştirmeye başlama gereğinden söz ediyorum.


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları

‘Erken seçim’den önce 23 Haziran 2021
Cinayeti Gördüm 19 Haziran 2021
‘Çökme’nin teorisi 16 Haziran 2021
Polisiye futbol 12 Haziran 2021
7 Haziran 9 Haziran 2021