Deniz Yıldırım

‘Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği’ çare mi?

30 Ocak 2021 Cumartesi

Gregor Samsa, böcek olarak uyanmanın dehşetinden daha çok işe geç kalmanın dehşetini yaşıyordu. Zorunlulukların yükünden kaçış değildi bu, ağırlığı altında ezilmekti. Kaçış stratejisi, önce ağırlığın fark edilebilmesini gerektiriyordu.

Kafka’dan yıllar sonra, bir başka Çek yazar çıktı karşımıza: Milan Kundera. Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği adlı romanında (1984) baskı rejimi ortamında bireyin akışa ve zorunluluklara karşı tepkilerini Tomas ve Tereza’nın uzun erimli ilişkisi aracılığıyla sunmaktaydı bize.

1968’de Prag Baharı’nın tanklarla bastırılmasının ardından inşa edilen baskı rejiminde kamusal alanda konuşma, eleştiri hükmünü yitirmiştir. Baskı rejiminde kamusal alandan çekilen bireyin bir seçeneği, kamusal ve siyasal umutsuzluğunu özel alanda telafi etmektir. Ama bir şartla: Özel alanda da kamusal-siyasal eleştiriden uzak durarak. Romanın etkileyici bir sahnesinde şu saptama geçer: “Toplama kampı, kişinin özel yaşamının tamamen ortadan kalkmasıdır.” Birinin şarap eşliğinde özel alanında dostlarıyla sürdürdüğü konuşmanın gizli polis tarafından kayda alınıp radyoda yayımlanmasıdır bu saptamayı yaptıran. Demek ki baskı rejiminde özel alana kaçış, özel alanda kamusal özgürlüğün sürdürülmesi anlamına gelmez.

Baskı ortamında aydınların karşı karşıya olduğu iki seçeneği değerli yazarımız Demir Özlü, Sürgünde 10 Yıl adlı kitabında, 12 Eylül darbe rejimi bağlamında şöyle dile getiriyor: “Ya susmak, kendi bireysel hayatını elden geldiğince iyi yaşamaya çalışmak ya da konuşmak, aynı Türkiye’de yaşarken yaptığım gibi düşünce ve söz özgürlüğünden vazgeçmemek, bunun getireceği sonuçlara da katlanmak.” Tomas’ın tutumunda bu iki seçeneğin dışına çıkan bir yan var. Romanı serimiz için çekici kılan da burası. Daha iyi bir bireysel hayat için nedamet getirmek, baskıcı düzenle uzlaşmak yok Tomas’ın tercihleri arasında. İşinden oluyor, adım adım, birçok aydın gibi. Ancak konuşma, bedelini göze alarak kamusal-siyasal gündeme müdahale de yok bu tutumda. Bir üçüncü yol bu. Akışa kapılma ile akışa direnme seçenekleri dışında, akıştan kaçış yolu. İlk yol bugün de en çok karşılaştığımız; ikinci yol ile üçüncü yolun kaderiyse bir şeylerden vazgeçebilme iradesinde buluşuyor. 

Romana daha yakından bakalım: Prag Baharı’na etki eden yazısı nedeniyle günah çıkarması istenir Tomas’tan. Reddeder. Hastaneden ayrılır, makamından ve işinden vazgeçebilmiştir. Prag dışında bir klinikte çalışmaya başlar önce; ardından da taşrada pratisyen hekim olarak görev alır. Gizli polis bırakmaz peşini; bir itirafname dayatılır yine. Çünkü her baskı rejimi, itiraz eden aydına boyun eğdirdiğini göstermek ister. Oysa Tomas yine imzalamaz. Sonunda hekimlikten ayrılır, kendisi vazgeçer ve cam silici olur. Kendi çıkarı için susanların birinci yoluna göre bir vazgeçiş erdemidir elbette.

Kırsala Gitmek

Romanın sonlarına doğru çember daraldıkça şehirden uzaklaşıp kırsala yerleşmek, yani fiziksel kaçış tek seçeneğe dönüşür. Tereza, tek kurtuluşlarının bu olduğunu düşünür. Bireyin özgürleşme hayali olarak kıra çekilme, bir köye yerleşme, kamusal-siyasal yaşamdan duyulan yılgınlık ve umutsuzlukla şehirden kaçma hayali günümüz Türkiyesi’nde de bu denli yaygınsa, tesadüf müdür?

Mutlak bir tatil, bütün zorunluluklardan, bütün ‘Ess muss sein’lardan uzak bir tatil”dir Tomas’ın hayalindeki. Kırdaki yaşamları sırasında Tereza’ya şöyle der: “Misyon dediğin sersemce bir şey Tereza. Misyonum yok benim... Özgür olduğunu, bütün misyonlardan arınmış olduğunu fark etmen o kadar büyük bir ferahlama ki.” Ahlat Ağacı’nda kıra çekilmiş İdris Öğretmen’in kazdığı kuyu, aradığı su vardı. Varolmanın dayanılmaz hafifliğindeki bireyin kazdığı kuyu nerededir? “Misyonum yok benim”, varlığın anlamsızlaşmasına, hedefsizleşmesine böyle varılır.

Üçüncü yolun çıkmazı da buradadır. İlginçtir; Elias Rukla da benim gibi bakıyor. Hatırlarsınız, Dag Solstad’ın Mahcubiyet ve Haysiyet romanının kahramanı öğretmen Elias Rukla ile iki hafta önceki yazıda tanışmıştık. Kamusal alanın yıkımından, konuşmanın ve konuların anlamsızlaşmasından şikâyetçiydi. Rukla’ya göre varolmanın dayanılmaz hafifliği, “bireyin elinden bir şeyler söyleme becerisini alan bir şeydi. Karşısındakilerle konuşma becerisini yani. Söyleşme eylemi sona ermişti.

Toplumun dışına fırlatıldığını hisseden Rukla’nın yaşadığı Norveç’te baskı rejimi yoktu, konuşmak serbestti. Kamusal alan baskı nedeniyle değil, konuşmanın içeriksizleşmesi ve sıradanlaşması nedeniyle çözülmekteydi. Sorun, bireyin elinden bir şeyler söyleme becerisini alan her şeye karşı olmaksa, varolmanın dayanılmaz hafifliğine ve boşvermişliğine kapılmak da baskı rejimi kadar kamusal söze, söyleşme eylemine zarar veren bir şey değil mi? Umutsuzluk umarsızlığa götürmemeli bizi.


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları

Küçük Kara Balık 17 Nisan 2021
‘Çocuk Edebiyatı’ 10 Nisan 2021
Demokrasi 7 Nisan 2021
Esaretten kaçış 3 Nisan 2021