Deniz Yıldırım

‘Yok’ gibi davranma politikliği

13 Ekim 2021 Çarşamba

Elbette bunlar da mümkün.

Halkın çoğunluğu için işlerin kötüye gittiği gerçeğini yok sayabilirsiniz.

Pahalılık, zamlar, geçim zorlukları başını almış giderken, paramız günden güne değer yitirirken; hayatımızdaki en istikrarlı yan geçim şartlarımızın kötüleşmesiyken, bunlar yokmuş gibi davranabilirsiniz.

Kayırmacılık, ayrımcılık, adaletsizlik yokmuş gibi susabilirsiniz. Haksızlıklar karşısında kabuğunuza çekilebilir, kendi kazanımlarınızı korumaya odaklanabilirsiniz.

Ülkede her şey olağanmış gibi davranıp, ilgisiz konular etrafında dolanıp gidişatı normalleştirebilirsiniz.

Öğrencilerin barınma sorunu yaşadığı gerçeğini yok sayabilir; tarikatların, yandaş vakıfların bu alanda nasıl örgütlendiğini umursamayabilirsiniz.

Dayısı, dayanacak siyasal “yukarı”sı olmayan yüz binlerce gencin işsizlikle sınandığını, bunalıma girdiğini ya da aldıkları eğitimle ilgisi olmayan, geçici ve güvencesiz işlerde çalışmaya mahkûm edildiğini de görmezden gelebilirsiniz. 

Yetişmiş kadrolarımızın yurtdışına, daha iyi yaşam şartlarına gitmek için yollar aradığını bilmezmiş gibi de davranabilirsiniz. Daha iyi bir yaşamı burada kurma ütopyasının çökmeye başlamasından endişe de etmeyebilirsiniz.

Kadın cinayetlerindeki artışa göz kapayabilirsiniz. 

İş cinayetlerinde her ay 100’den fazla işçinin hayatını kaybettiği gerçeğini duymazdan gelebilirsiniz.

3 - 5 firmanın bizim emeğimizle, vergilerimizle üretilen servetten nasıl da zenginleştiğini görmeyebilirsiniz.

Emek sömürüsünün geldiği yeri, güvencesiz çalışmanın zorlayıcı gücünü hissetmiyor gibi yapabilirsiniz.

Çevrenin, doğanın, ortak nefes alanlarımızın talan edilmesine ses çıkarmayabilirsiniz.

Son zamanlarda salgında her gün 200’e yakın ya da bazen daha fazla sayıda yurttaşımızı kaybettiğimiz gerçeğinden uzak durabilir, salgın yönetimindeki kötü politikaları kanıksamış gibi davranabilirsiniz.

Keyfi anlayışlarla, “ben yaptım oldu” mantığıyla akşamdan sabaha hayatımıza dokunan kararların alınmasına “istikrar” diyenler olduğunda, başınızı eğip susabilirsiniz.

Oradan oraya savrulan dış politikaya sessiz kalabilir, güç merkezleri arasında gel git siyasetine öylece bakabilirsiniz.

Eğitimin içeriğinin boşaltılmasına, ülkenin geleceğinin bir de buradan ipotek altına alınmasına karşı içinizde bir şeyler kıpırdasa da yine de itiraz etmeden geçiştirebilirsiniz.

Hemen her alanı, üniversitelerden kültür sanat dünyasına kadar her zemini giderek vasatlığın esir aldığı gerçeğini normalmiş gibi karşılayabilirsiniz.

İKLİM DEĞİŞİRKEN

Elbette hepsi yapılabilir. Kimisi insani korkudan, kimisi yılgınlıktan oluyor. Bunlar anlaşılabilir olanlar. 

Fakat kimisi konumunu koruma telaşından, kimisi de kabuğunda görünmez olmaya çalışarak devranı atlatma arzusundan kaynaklanan tutumlar bunlar.

Ve sanılır ki bu tutumlar, bu sessizlik aslında apolitikleşme, siyasetten uzaklaşmadır. İşte orada yanlışımız var: Bireysel ikbal için susmak, geçiştirmek, yok saymak da; ülkedeki koşullara sessiz kalmak da, yani sonuçta bu sessizlik kararlılığı da bir okuma biçiminin süzgecinden geçiyor. O süzgeç politik bir teşhise, tahlil gücüne göre örülüyor.

Başkaları konuşsun ya da yazsın, hiç kimse kendi alanında, uzmanlığında ya da ilgisinde bir konuda bile ses etmesin, bedeli hep başkaları ödesin, susanlar da dönemi böylece geçiştirsin. Yıllara yayılan, gayet politik bir okuma bu. Politikleşmiş tercih. Apolitiklik değil. İktidarın asıl gücü de kimsenin izlemediği kanallardaki yandaşlarını boş boş konuşturmasında değil, karşıtlarını susturabilmesinde, her şey normalmiş gibi bir iklimi de bu sayede sürdürebilmesinde yatıyor. Sansür ve otosansür böyle birleşiyor.

İklim değişmeye, iktidar değişikliği olasılığı gerçekçi gelmeye başladıkça, geriden gelip en muhalif olanları, hep susmalarına rağmen en çok konuşmuş, en çok yazmış gibi davrananları görmeye başlayacağız. İşaretleri de çok. O nedenle, tarihe not düşeyim istedim.


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları

‘Geleceği İnşa’ 20 Ekim 2021