Devrim, ‘balık tutmayı becermektir’

19 Mayıs 2020 Salı

Bir bilge insan, “İyilik yapacaksan bana balık verme, balık tutmayı öğret” demiş. 19 Mayıs’la başlayan ve “Atatürk devrimleri” ile süren bağımsızlık ve kuruluş hareketi özünde: Sadaka ve bağımlılıklar kısırdöngüsünden, bireysel ve toplumsal haklar ve özgürlükler düzenine giden bir dönüşümdür.

Atatürk bunun için “traktöre oturup” tarlada çift sürerek köylüye üreten siz olacaksınız, bu ürün, bu tarla, bu vatan sizin mesajını vermiştir.

“Köylü bu ülkenin efendisidir” derken, “köy ağasına, toprak ağasına karşı çıkın”, gerçek üretici ve hak sahibi sizsiniz, diyordu.

Sümerbank’lar, Etibank’lar, İş Bankası ve diğerleri “kamunun öncülüğünde” insanın önünü açmak, üretmeyi ve sahiplenmeyi öğretmek için kuruldular: yani balık tutmayı öğrenmek için.

Türkiye’nin tarihinde, sadece 7-8 yıllık “etkili olabildiği süreçte bile” Köy Enstitüleri, tarımdan eğitime, resimden edebiyata neler yapılabileceğini kanıtladı ve dünyaya örnek olduk.

19 Mayıs’la başlayan askeri ve siyasal süreç özünde, çok yönlü “toplumsal kurtuluş ve dönüşümün” ta kendisidir. Çökmüş Osmanlı’nın küllerinden bu sayede, onun dış borçlarını bile ödeyerek, kendi uçağını yapan bir ülke olduk.

23 Nisan, 19 Mayıs ve 29 Ekim’lere karşı çıkanlar, toplumu “sadakaya” muhtaç etmek isterler: yabancı devletler “borç vererek onlardan ödün alırlar”. Demokrasi getiriyoruz diye içimizde darbe yaptırırlar: dün Musaddık’lara, Bin Bella’lara, Fidel Castro’lara yaptıkları gibi karşı çıkarlar.

İçimizdeki “ortakları” kendi çıkarları için, “toplum balık tutmayı öğrenmesin, sadaka olarak balık verilsin” diye düşünürler. 57 İslam ülkesinin hemen hemen tamamında ne demokrasi ne de toplumsal haklar çalışır: şeyhler, şıhlar, sultanlar, krallar emperyalizmin kuklaları olarak kendi insanlarını ezerler. Din bezirgânları olarak faşizmi sürdürürler.

Emperyalizm ve içimizdeki din tacirleri için, Atatürk Türkiyesi (ve devrimleri) çok tehlikeli bir tehdittir. Atatürkçüleri, demokrasi isteyenleri, ülkenin toplumsal çıkarlarını savunanları yok etmek isterler. Bunu sadece bir akademisyen gibi, teorik olarak yazmıyorum: şahsen 60 yıl boyunca bunun bire bir “muhatabı oldum”: taa gençlik yıllarımdan bugüne kadar bire bir yaşamış bir insan olarak yazıyorum.

Ortaokulda, Vefa Lisesi’nin bir öğrencisi ve bir izci olarak Dolmabahçe Stadı’nda 19 Mayıs günü bayrak taşırken devrimleri içimde hissettim.

Savunduğum fikirler ve Atatürkçü düşüncelerim yüzünden 12 Mart 71 ertesinde Cihangir’deki dairem faşist darbeciler tarafından basılırken de bunu yaşadım. 2009’da bu yüzden Ergenekon kumpası ile FETÖ’cüler tarafından Silivri’ye götürülürken de karşımda Atatürk ve demokrasi düşmanı FETÖ’cüler ve “arkasındakiler” vardı…

19 Mayıs’lara karşı çıkanlar yalnızca uygarlık ve demokrasi düşmanları değildirler: aynı zamanda Atatürk Türkiyesi’ni ortadan kaldırmak için emperyalist güçlerle işbirliği yapan “yerli ortaklarıdırlar”.

Halkın balık tutmasını, kendi ulusal çıkarlarını demokrasi çatısı altında korumasını istemezler: Köy Enstitülerinden Devlet Planlama Teşkilatı’na, kuvvetler ayrılığından sivil toplumsal örgütlenmelerinin gelişmesine ve sivil demokratik örgütlenmelere karşıdırlar. Halkın ve (çıkar gruplarının), demokratik toplumsal örgütlenmeler ile “katılımcı demokrasiyi gerçekleştirmesini istemezler”

Dincilik, postallı ve polisiye faşizm, vahşi kapitalizmin finans gücü (ve sopası) en geçerli silahlarıdır. Atatürk devrimlerinin ve kuruluşun yolunu açan 19 Mayıs’ı kendi çıkarları açısından büyük tehdit olarak görürler.

23 Nisan, 19 Mayıs, 29 Ekim “meselesi” bu karanlık çevreler açısından, bir “beka” meselesidir. Yaşadığımız bu dünyayı unutturup, halkın sadece “öbür tarafı” düşünmesini isterler. “Bu tarafta” ise kafalarındaki faşist düzeni sürdürmeye çalışırlar.

Atatürk ise traktöre çıkarak, Ülkü’ye kara tahtada ABC’yi öğreterek, 1927’de İstanbul Üniversitesi’nde öğrenciler arasında oturup hukuk profesörünü dinleyerek bu dünyanın, üretimin, bilimin esas olduğunu göstermiştir.

19 Mayıs düşmanları, bütün bunlara karşı olan karanlık odaklardan başka bir şey değiller…

“Korona” sözü etmeden yazı yazmak da varmış, ama bu yazının içinde “virüs bulunmuyor” dersem, haksızlık etmiş olmaz mıyım! Bolca virüs mevcut…


Yazarın Son Yazıları