Kimse bugün arkasına yaslanıp keyifle kahvesini, çayını içmesin; kimsenin böyle bir keyif yapmaya hakkı yok. Bu satırları yazanın da! Anlatacaklarım bir film değil, bir kurmaca hikâye değil. Gerçek, hemen yanıbaşımızda yaşanan bir alacakaranlık kuşağına dair.
Gece yarısı, Suriyeli 13 yaşındaki bir kızın doğum sancıları tutmuş, kızın annesi yalvarıyor: “Bu kendi kendine doğum yapamaz, çünkü çok küçük, çok gelişmemiş, yalvarırım onu bir hastaneye götürelim.” Sonunda kızın öleceğini düşünen baba, dayı ve kızın elli yaşlarındaki imam nikâhlı kocası adam, kızı bir hastaneye getiriyorlar. Kız küçücük, karnı öyle kocaman ki, yürüyebilmek için ayaklarını açmak ve kuvvetle
basmak zorunda. Canı yanıyor. Hastane, Küçükçekmece’de Kanuni Sultan Süleyman Hastanesi, kızı ailesinden ayırıp doğum kliniğine götürüyorlar. Orada yedi kadın daha doğum yapıyor, çoğunluğu yoksul. Doğum yapan yoksul kadınlar bilirler ki, çok bağırmasalar kimse onlara dönüp bakmaz, bu nedenle cıyak cıyak bağırıyorlar. Öyle bağırıyorlar ki, 13 yaşındaki kız dehşetli korkuyor ve sadece ağlıyor. Az sonra doğum yapacak. Çocuğun adını ne koyacaklar kimseler bilmiyor ama hastane personeli, yasalar gereği bu 13 yaşındaki kızın durumunu polise bildirmek zorunda. Ama kimseler polise bildirmiyor ve ihtimal, doğum yapan kızı aynı gün hastaneden çıkarıp gönderiyorlar. Nereye bilinmiyor, bu kız çocuğu yok sayılıyor. Aynı hastanede, 5 ay içinde, yaşları 18 altında, 39’u Suriyeli kız çocuğu doğum yapmak için gelmiş. Bu çocuklar kimin çocukları? Bu kızlar nasıl, neden gebe kaldılar, doğan çocuklar kimlerin eline geçti, bunlar bilinmiyor. Çünkü hastane personeli, onları yok saymaya karar vermiş.
Sovyetler Birliği dağıldığında, Batı öylesine bir sevinç yaygarası koparmıştı ki, bazı namuslu sosyal bilimcilerin söyledikleri kulak arkası edilmişti. Bu namuslu bilim insanları, tek kutuplu bir dünyada eşitsizliğin daha da yaygınlaşacağını ve artık dünyayı mafya çetelerinin yöneteceğini söylemişlerdi. Tarih onların söylediklerini bize tek tek gösteriyor. Binlerce çocuk yeni doğanlar da dahil artık organ mafyasının elinde. Kiminin böbreği, kiminin kalbi, kiminin gözleri, parası olup yaşlanmak ve ölmek istemeyen zenginlerin bedenlerine gençlik ve yaşam aşısı olarak zerk ediliyor. Beş ile dokuz yaş arası kızların ve oğlanların küçücük bedenleri, yaşlı amcaların yaşam keyfi olarak sunuluyor.
Şimdi ben düşünüyorum; bu 115 kız çocuğu ve doğurdukları çocuklar kimlerin elinde!
Neden hastane yasaları çiğneyip, bu çocukları polise bildirmedi? Neden kahraman bir çalışan olan İclal Nergiz, bütün bu durumu kayıt altına alıp başhekime gittiğinde tutanaklar hasıraltı edildi. Sadece İclal Nergiz’in görev yeri değiştirildi. Evet, böyle bir gerçek, bir tek çalışanın ilgisi ve sorumluluğuyla ortaya çıkıyor. Bu durum için, ne Sağlık Bakanlığı ne de Aileden Sorumlu Bakanlıktan çıt yok! Diyanet ise böyle bir duruma asla müdahale edemez, çünkü kendi fetvalarında hem imam nikâhını, hem de 9 yaşındaki çocukların evlenebileceğini belirtti. Kendi kendini yalanlayamaz. Öyleyse ben bir Türkiye yurttaşı olarak, soruyorum bu çocuklar nerede, doğanlar nerede, bir bilgi verin! İstanbul Valisi’ne sormuyorum bile çünkü başından beri olayların üstünü örtmeye kahramanca savaşıyor.
Ve bu günlerde hemen her yerde savaş tamtamları çalınıyor. Bunu tamtamları çalanların hiç mi haberi yok! Hiç mi vicdanları yok! Dostlarım, arkadaşlarım, Yugoslavya iç savaşı sırasında, 21 bin kadına tecavüz edildi. Anneler kızlarının çocuklarını düşürsünler diye sivri bir demir çubuğu elden ele dolaştırdılar. Bir an gözlerinizi kapayın ve hayal edin, kız torununuz ya da kızınız bir savaş sırasında tecavüze uğramış ve gebe. Bu nasıl bir çaresizliktir düşünün! Yeter artık yeter! Ölüm kusmamız! Hastanedeki olayı inatla ortaya çıkaran İclal Nergiz’e de binlerce minnet borcumuz olmalı. Böyle sessiz kahramanlar sayesinde hâlâ dünya ayakta duruyor.
Çocuklar cehennemi yaşarken!
Yazarın Son Yazıları
Sevgili okurlarım izin verirseniz, bugün öncelikle fakir emeklilere günde sadece üç simit parası eden yeni zammı nasıl kullanabileceklerini söylemekle başlamak istiyorum.
Sevgili okurlarım, önümüzde yeni bir yıl uzayıp gidecek ve başka yeni yıllarla buluşacağız.
Sevgili okurlarım, hiç böyle zamanlar yaşamamıştık, “at izinin it izine karıştığı”; her an, her dakika bir lağım pisliğinin üstümüze sıçradığı, bazılarının bu lağım pisliğini dünyanın en güzel kokusu gibi akciğerlerine çekip “Şükür Allah’ıma” dedikleri bir zaman.
Sevgili okurlarım vallahi billahi bana iki şeyden daral geldi.
Sevgili okurlarım sevdiğim tahta heykeller diyarı Değirmendere’ye taşındığımdan beri dostlarım, okurlarım beni hiç yalnız bırakmıyorlar.
Sevgili okurlarım, son yazdıklarıma bir göz gezdirdim.
Sevgili okurlarım, yıllar önce İspanya’nın Endülüs bölgesinde dolanırken nereden aklıma düştüyse yolda gördüğüm Çağlar Boyu İşkence Aletleri Müzesi’ne girivermiştim.
Sevgili okurlarım gerçekten bıktım, neden mi?
Sevgili okurlarım bir an kendimi bir reklam şirketinde çalışırken buldum.
Geçtiğimiz hafta, uzun zamandır siyasal ve ekonomik belirsizlik, biri biterken öteki başlayan savaşlar ve giderek şiddetini artıran emek sömürüsü karşısında umutsuzluğa kapılan dünya halkları, uzun zamandır egemen güçler tarafından özellikle unutturulan bir sözcüğü yeniden anımsadı: “Sosyalizm!”
Sevgili okurlarım tarih bize, ülkelerin çökmesine en çok yardım edenlerin kraldan çok kralcılar olduğunu gösterir.
Sevgili okurlarım ülkemin içinde bulunduğu belirsizlik durumu, giderek çoğalan çocuk çetelerinden söz etmek, öldürülen yoldaşların ardından ağıt yakmak, her gün bir kadın cinayetiyle yüz yüze gelmek beni hiç olmadığım kadar umutsuzluğa sürükledi.
Sevgili okurlarım bu hafta bir vatanseveri, bir doğa koruyucusunu, işi sadece gerçekleri belgelemek olan bir güzel insanı Hakan Tosun’u toprağa verdik.
Bir avukat İstanbul’da kalabalık bir caddede, ofisi önünde maskeli kişiler tarafından Kalaşnikoflarla taranarak öldürülüyor.
Sevgili okurlarım insanın tüylerini ürperten. “Bu kadar da olmaz” dedirten bir fotoğrafa bakıp duruyorum.
Sevgili okurlarım hepiniz benim Adana sevgimi bilirsiniz.
Onun hiçbir şeyden haberi yoktu.
Sevgili okurlarım şimdi gelin İtalya’nın Roma kentinde vahşet resimlerinin sergilendiği bir müzeye girelim.
Sevgili okurlarım bugüne kadar hiçbir kitap beni böylesine acıtmamıştı.
Sevgili okurlarım, sivil itaatsizlik özellikle yasalardan, yönetimden hoşnut olmayanların başvurduğu bir eylemdir.
Sevgili okurlarım bugün yazıma Leonard Cohen’in “Herkes biliyor geminin su aldığını./ Herkes biliyor kaptanın yalan söylediğini./ Ve herkes biliyor zarların hileli olduğunu” şiiriyle başlayayım dedim, herkes biliyor da ben neden böyle doktorun az önce biyopsi yaptığı bir hasta gibi endişeyle bekliyorum.
Sevgili okurlarım iyice kafa sersemi olduk.
Sevgili okurlarım bu yaz kendimi büyük bir açık hava tiyatrosunda oyun izliyor gibi hissediyorum.
Sevgili okurlarım bir hafta önce ülkemizde her yer yanıyordu.
Sevgili okurlarım başlık benim değil, sosyal medyada gördüm, sahibini aradım, bulamadım ama bu başlığa vuruldum.
Sevgili okurlarım bu hafta yazar Pınar Kür’ü sonsuza uğurladık.
Sevgili okurlarım ne yazık ki kavşağa geldik arabayı ya uçurumdan aşağı süreceğiz ya da hepimiz yepyeni sorular sormaya, çözümler bulmaya çalışacağız.
Başlığım kimseyi şaşırtmadı değil mi? Evet, bu canım ülkede yepyeni bir savaş deneniyor.
Sevgili okurlarım şimdilik füzelerle, insansız uçaklarla yapılan savaş bitmiş görünüyor, doğrusu ben bittiğine hiç inanmıyorum. Bir yerlerde gene füzeler uçacak, çocuklar ölecek, ölüyor da. Şimdi gelelim bizdeki asıl savaşa. Evet dostlarım ülkemizin zeytinliklerimizi bitirme savaşı bu.
Sevgili okurlarım meğer bizim bu kadim ülkemizde ne kadar çok savaş uzmanı varmış.
Sevgili okurlarım, epey bir zamandır yaklaşık 20 yıldır bu köşede neredeyse aynı sorunları yazmaktan bıktım.
Sevgili okurlarım gene bir bayram günü, üstelik pazar. Açık konuşmayı severim bilirsiniz öyleyse açık konuşayım ben bu bayramı hiç sevmem.
Sevgili okurlarım bir kentten başka bir kente taşınmak ne kadar zormuş.
Sevgili okurlarım 50 yıldır yaşadığım İstanbul’u bırakıp Kocaeli’nin Değirmendere Mahallesi’ne taşınıyorum.
Sevgili okurlarım 25 yıllık hayat ve iş arkadaşım, kızım Dünya’nın babası cebinde şiirlerle dolaşan tüm hayatı boyunca devrime inanan film yönetmeni Ali Özgentürk’ü sonsuzluğa uğurladık.
Yurdumuz yeniden bizim olmalı!
24. yılını kutlayan Afyonkarahisar Klasik Müzik Festival
Unutma deprem geliyorum der ve gelir!
Analar babalar, çocuklarımıza kıyıyorlar!
Bak şu işe ben şu küçücük Yunanistan’ı kıskanıyorum!