Kısaca özyönetim, yerel halkın kendi seçtiği meclis kararlarıyla yönetilmesi halidir. 12 Ağustos 2015’te KCK’nin isteğiyle Güneydoğu’da yedi ilçede “özyönetim” ilan edildi. İller özyönetimin dışında bırakıldı. Şimdi diyeceksiniz ki, hem devletin tüm imkânlarından faydalanıp, “belediye gelirleri, su, elektrik, ulaşım” gibi hem de özyönetim nasıl olacak? Olabilir. İyi niyetli düşünüldüğünde özyönetim demokrasiyi bir adım öne götüren, merkezi otoriteyi halk yararına devre dışı bırakan bir yönetim biçimidir. Dünyanın gelişmiş ülkelerinde uygulanan bir tercihtir. Yerel halkın seçtiklerinin daha sıkı takibini sağlar. Şeffaflık en temel unsur haline gelir. Yöneten Kaf Dağı’nın arkasında değil, sokaktadır. Hesap vereceğini bilir. Vergilerinin nerelerde harcanacağı, seçenler tarafından belirlenir.
Buraya kadar iyi güzel. Şimdi hiç sevmediğim bir sözcüğü kullanıp “ama” diyeceğim. Böyle bir idare biçimi, ülkedeki mevcut anayasanın teminatı altında olmak zorundadır. Anayasada böyle bir yönetim şekline ait hiçbir açıklama yoksa, ne yazık ki, bu yönetim biçimi illegal olarak tanımlanır. Devlete başkaldırmak olarak görülür. Devletin olaya müdahalesini meşru kılar. 
Öyle de oldu. Devlet tüm otoritesiyle, orantısız güç kullanarak özyönetim ilan eden bölge insanlarını cezalandırma yoluna gitti. Bu durumda bölgedeki PKK tarafından silahlandırılmış, (bu silahlandırmadan devletin pekâlâ haberi vardı) doğduğu günden beri savaş içinde büyümüş gençlerden oluşan özsavunma birlikleri bölgelerini savunmaya başladılar. Karışıklık, ölümler bundan sonra geldi. Oysa devlet gerçekten bölgenin sorunlarını çözmeye yönelen bir tavır gösterseydi bu bölgelerdeki sivil toplum kuruluşlarıyla, barolarla, belediye başkanlarıyla hatta özyönetim ilan eden meclisle görüşüp, bu özyönetim biçimini görüşmeye açacağını, yeni anayasa yapılırken bu talebin gündeme geleceğini söyleyebilir, tarafların uzlaşmasıyla daha sağlıklı bir uygulamaya geçirebilirdi.
Sorunlar tartışılarak, kamuoyuna şeffaf bir biçimde sunularak, karşılıklı bir müzakereyle çözülebilecekken hem devlet hem de özünde son derece demokratik bir yönetim biçimi olan özyönetimi bölgeye taşıyan KCK ve PKK çatışmayı tercih etti.
KCK ve PKK, devleti özyönetime bu çatışmalarla razı edebileceğini düşündü, devletse gerçek anlamda hiçbir demokratik düşünceye kulak asmadığını ve asmayacağını şiddetle gösterme yoluna gitti. Sonuç Silvan’da olduğu gibi, ölü çocuklarının küçücük bedenlerini kokmasın diye buzdolabında saklayan aileler, sokağa çıkma yasağının ne olduğunu bir türlü anlamayan, ev içinde bunalan çocukların kapı önlerinde vurulması, onlarca işyerinin tahrip edilmesi ve insanların göçüne neden oldu.
Şimdi ne olacak, Abdullah Öcalan’ın bir sözü vardı, “Bundan böyle ben bile isyan edenleri durduramam”. Evet, gelinen nokta bu. Bölge halkı bunca travmatik olaydan sonra vazgeçmez, öyleyse devlet anayasal olarak yurttaşlarının en temel hakkı olan yaşama hakkını bir biçimde savunmak durumundadır. Bu da tarafların yeniden masaya oturmaları ve hep birlikte en birinci bir hakkı “yaşama hakkını” savunmalarından geçer. Aksi takdirde bu böyle sürüp gider. Ve tüm ülke, biriken yüzlerce sorunu tartışamaz hale gelir. Bileşik kaplar misali ülkenin bir bölümünde savaş devam ederken diğer bölümünde işler yolunda gitmez. Gitmiyor da!
Özyönetim nedir?
Yazarın Son Yazıları
Sevgili okurlarım izin verirseniz, bugün öncelikle fakir emeklilere günde sadece üç simit parası eden yeni zammı nasıl kullanabileceklerini söylemekle başlamak istiyorum.
Sevgili okurlarım, önümüzde yeni bir yıl uzayıp gidecek ve başka yeni yıllarla buluşacağız.
Sevgili okurlarım, hiç böyle zamanlar yaşamamıştık, “at izinin it izine karıştığı”; her an, her dakika bir lağım pisliğinin üstümüze sıçradığı, bazılarının bu lağım pisliğini dünyanın en güzel kokusu gibi akciğerlerine çekip “Şükür Allah’ıma” dedikleri bir zaman.
Sevgili okurlarım vallahi billahi bana iki şeyden daral geldi.
Sevgili okurlarım sevdiğim tahta heykeller diyarı Değirmendere’ye taşındığımdan beri dostlarım, okurlarım beni hiç yalnız bırakmıyorlar.
Sevgili okurlarım, son yazdıklarıma bir göz gezdirdim.
Sevgili okurlarım, yıllar önce İspanya’nın Endülüs bölgesinde dolanırken nereden aklıma düştüyse yolda gördüğüm Çağlar Boyu İşkence Aletleri Müzesi’ne girivermiştim.
Sevgili okurlarım gerçekten bıktım, neden mi?
Sevgili okurlarım bir an kendimi bir reklam şirketinde çalışırken buldum.
Geçtiğimiz hafta, uzun zamandır siyasal ve ekonomik belirsizlik, biri biterken öteki başlayan savaşlar ve giderek şiddetini artıran emek sömürüsü karşısında umutsuzluğa kapılan dünya halkları, uzun zamandır egemen güçler tarafından özellikle unutturulan bir sözcüğü yeniden anımsadı: “Sosyalizm!”
Sevgili okurlarım tarih bize, ülkelerin çökmesine en çok yardım edenlerin kraldan çok kralcılar olduğunu gösterir.
Sevgili okurlarım ülkemin içinde bulunduğu belirsizlik durumu, giderek çoğalan çocuk çetelerinden söz etmek, öldürülen yoldaşların ardından ağıt yakmak, her gün bir kadın cinayetiyle yüz yüze gelmek beni hiç olmadığım kadar umutsuzluğa sürükledi.
Sevgili okurlarım bu hafta bir vatanseveri, bir doğa koruyucusunu, işi sadece gerçekleri belgelemek olan bir güzel insanı Hakan Tosun’u toprağa verdik.
Bir avukat İstanbul’da kalabalık bir caddede, ofisi önünde maskeli kişiler tarafından Kalaşnikoflarla taranarak öldürülüyor.
Sevgili okurlarım insanın tüylerini ürperten. “Bu kadar da olmaz” dedirten bir fotoğrafa bakıp duruyorum.
Sevgili okurlarım hepiniz benim Adana sevgimi bilirsiniz.
Onun hiçbir şeyden haberi yoktu.
Sevgili okurlarım şimdi gelin İtalya’nın Roma kentinde vahşet resimlerinin sergilendiği bir müzeye girelim.
Sevgili okurlarım bugüne kadar hiçbir kitap beni böylesine acıtmamıştı.
Sevgili okurlarım, sivil itaatsizlik özellikle yasalardan, yönetimden hoşnut olmayanların başvurduğu bir eylemdir.
Sevgili okurlarım bugün yazıma Leonard Cohen’in “Herkes biliyor geminin su aldığını./ Herkes biliyor kaptanın yalan söylediğini./ Ve herkes biliyor zarların hileli olduğunu” şiiriyle başlayayım dedim, herkes biliyor da ben neden böyle doktorun az önce biyopsi yaptığı bir hasta gibi endişeyle bekliyorum.
Sevgili okurlarım iyice kafa sersemi olduk.
Sevgili okurlarım bu yaz kendimi büyük bir açık hava tiyatrosunda oyun izliyor gibi hissediyorum.
Sevgili okurlarım bir hafta önce ülkemizde her yer yanıyordu.
Sevgili okurlarım başlık benim değil, sosyal medyada gördüm, sahibini aradım, bulamadım ama bu başlığa vuruldum.
Sevgili okurlarım bu hafta yazar Pınar Kür’ü sonsuza uğurladık.
Sevgili okurlarım ne yazık ki kavşağa geldik arabayı ya uçurumdan aşağı süreceğiz ya da hepimiz yepyeni sorular sormaya, çözümler bulmaya çalışacağız.
Başlığım kimseyi şaşırtmadı değil mi? Evet, bu canım ülkede yepyeni bir savaş deneniyor.
Sevgili okurlarım şimdilik füzelerle, insansız uçaklarla yapılan savaş bitmiş görünüyor, doğrusu ben bittiğine hiç inanmıyorum. Bir yerlerde gene füzeler uçacak, çocuklar ölecek, ölüyor da. Şimdi gelelim bizdeki asıl savaşa. Evet dostlarım ülkemizin zeytinliklerimizi bitirme savaşı bu.
Sevgili okurlarım meğer bizim bu kadim ülkemizde ne kadar çok savaş uzmanı varmış.
Sevgili okurlarım, epey bir zamandır yaklaşık 20 yıldır bu köşede neredeyse aynı sorunları yazmaktan bıktım.
Sevgili okurlarım gene bir bayram günü, üstelik pazar. Açık konuşmayı severim bilirsiniz öyleyse açık konuşayım ben bu bayramı hiç sevmem.
Sevgili okurlarım bir kentten başka bir kente taşınmak ne kadar zormuş.
Sevgili okurlarım 50 yıldır yaşadığım İstanbul’u bırakıp Kocaeli’nin Değirmendere Mahallesi’ne taşınıyorum.
Sevgili okurlarım 25 yıllık hayat ve iş arkadaşım, kızım Dünya’nın babası cebinde şiirlerle dolaşan tüm hayatı boyunca devrime inanan film yönetmeni Ali Özgentürk’ü sonsuzluğa uğurladık.
Yurdumuz yeniden bizim olmalı!
24. yılını kutlayan Afyonkarahisar Klasik Müzik Festival
Unutma deprem geliyorum der ve gelir!
Analar babalar, çocuklarımıza kıyıyorlar!
Bak şu işe ben şu küçücük Yunanistan’ı kıskanıyorum!