Hüseyin Rahmi Gürpınar Şıpsevdi’nin sunuşunda, 2. Abdülhamit dönemindeki baskı dolu, “sansür”lü yılları anlatmıştı:
“Baskı dönemi bizde kaç yıldır kütüphaneleri kapadı. Çocukların kalbine vatan sevgisi ilham eden, fikirleri yükseltmeye hizmet eden dersleri kaldırdı; öğretimin düzenini bozdu; bütün okulları birer çocuk eğlence yeri haline koydu. Bir milletin manevi gıdası, varlığının ve yükselmesinin kefili olan her çeşit yayını yasakladı. Gazeteleri baskı düzeni yalakası, yalancı, arabozucu, uydurukçu birer yalanname şekline soktu. Hep bozdu; dağıttı, sürgüne gönderdi...”
Ülkelerin doğal kaynaklarının, toplumların maddi-manevi değerlerinin, geçmişlerinin, bugünlerinin, geleceklerinin vahşice talan edilmesini, köleleştirilmesini, kişilerin tek tipe dönüştürülmesini amaçlayan, adı emperyalizm olan küresel egemenlikte sözün tam anlamıyla yaşamda var olan “her şey” değişiyor.
“Her şey”in içine yazarlık, edebiyat, gazetecilik, televizyonlar, dergiler, dağıtımcılar, kitapçılar gibi “yayıncılık” dediğimiz alanın da girdiği kuşkusuzdur.
Eskiden gazete yazıyor dendiğinde akan sular dururdu, mademki gazete yazıyordu, doğruydu. Radyo söyledi, televizyon söyledi dendi miydi, hım, öyleyse tamam denirdi. Edebiyatçıların yazdıklarından toplumun ve insanların durumu, beklentileri, kaygıları anlaşılırdı. Kitapçılar, toplumun aydınlatılması için kitapları en uzak köşelere ulaştırma sorumluluğunu yükümlenirdi. Yayıncılar, topluma yön verecek kitapları titizlikle değerlendirirler, en iyi biçimde sunmak için ellerinden geleni yaparlardı. Editörü, düzeltmeni, tasarımcısı, sayfa düzeninden kapağına kadar kitabın kusursuz yayımlanması için birbiriyle yarışırlardı.
Şimdi gazetelerin büyük çoğunluğunun yazdığının doğruluğuna inanmıyor insanlar. Radyoların, televizyonların çoğu korkutma ve yalan makinesinin hizmetinde. Edebiyat diye sunulan yapıtların çoğu yazınsal değer ölçütleriyle ilgisi olmayan, medyanın yönlendirmesiyle çok sattırılan, günübirlik tüketilen çerezlere dönüştürülüyor. Kitapçılar, ayakta kalma kaygısıyla “çok satan”ları bulundurup satmaya çalışıyor. Tüm bunların planlı bir biçimde özünden uzaklaştırılarak kirletildiği günümüzde yayıncılık da zor günler yaşıyor. Tanıtımdan dağıtıma var olan sorunlara tuz biber olan kâğıttaki büyük fiyat artışlarının yanı sıra kirletilmeye yayıncılığın da eklenmesi için adımlar atılıyor. Yazara “telif” ödenmeden yazardan parasını alarak bastırılan kitaplar yaygınlaşırken “yeni tip yayıncılık” doğuyor. Yayınevi, yapması gereken işleri yapmıyor. Az masraf bol kazanç anlayışıyla ne yazık ki yayınların birçoğunda yayıncı emeği görülemiyor. İçeriği, yazınsal değeri açısından yetersiz, yazım ve noktalama yanlışlarıyla dolu özensiz kitaplar sunuluyor. Bu gidiş, dilin, edebiyatın gelişmesinin önünü tıkayan bir gidiştir.
Bu, yayıncılığın kimlik değiştirmesi midir?
Gerçek yayınevleri, yayıncılığımızın birikimiyle, geleneğiyle yoluna devam ediyor, sıkıntıları göğüsleyerek, ayakta kalma sınavı veriyor. Bu sınavdan örnekleri zaman zaman Köşeden’de okuyacaksınız. Yeni yayınevleri de bu geleneğe eklenirken mevziyi güçlendiriyor. Örneğin Telgrafhane, Ceyhun Atuf’tan, Oktay Akbal’dan kitaplar yayınlıyor, Eksik Parça, Zeyyat Selimoğlu’nun, Sulhi Dölek’in tüm yapıtlarını tertemiz biçimde yeniden sunuyor.
Gürpınar, sunuşunun devamında şöyle demişti:
“O karanlık, sonu gelmeyen gecelerimizde bize şefkatle kucak açıp yardımcı olan, o fikir hazineleri, o kitaplar oldu...”
Görev yayınevlerinin, okurun...
Yayıncılığın gidişi
Yazarın Son Yazıları
Deprem, sel, tsunami, yanardağ, çığ, kasırga gibi doğal felaketler, salgınlar, yangınlar, kıtlıklarla boğuşmak ve bunları alt etmek zorunda kalan insanlık, kendi yarattığı kölelik, savaş, işgal, sömürü, egemenlik belalarını bir türlü yok edemedi yeryüzünden.
Kurtuluş savaşçılarının 19 Mayıs’ta Samsun’dan başladığı büyük yolculuğun Havza, Amasya, Erzurum, Sivas, Hacıbektaş’tan sonraki durağıydı Ankara.
Doğal olarak önceki yıllardan devredilen sorunlarla girmiştik 2025’e.
Doğan Kuban (1926-22 Eylül 2021) 90. yaşına yaklaşırken “kendi varlığına güvenmesini sağlayan bir ulusal kimliği tanımlamak için” yazdığı “Neden Türk’üm? Nasıl Türk’üm? Niçin Türk’üm?” başlıklı yazısına...
İnsanlığın özgürlük arayışında yüz akımız olan, dünyaya kattıklarıyla geleceğimizi güzelleştiren, örnek yaşamlarıyla namuslu olmanın ve namuslu kalmanın erdemini öğreten, ömürlerince doludizgin bir uzun koşuya çıkan değerlerimiz var.
“Barut dolu silahlarıyla geldiler/ Ateş buyruğu verdiler acımadan/ Şarkı söyleyen bir halkla karşılaştılar/ Sevgiyle ve görev aşkıyla birleşmiş bir halk...”
Devrimci bir insandı.
İnsan ömrünün bir kısmı olan on yıllar, toplum yaşamının duraklarıdır.
Bilim, eğitim, siyaset, ekonomi, basın, spor, kısacası yaşamın her alanındaki yaşanmışlıklar birbiriyle iç içedir.
“Bir insanın neler yapabileceğini gösteren 20. yüzyılın olağanüstü lideri” olarak tanımlanan Atatürk için Fransız tarihçi Jean Paul Roux şöyle diyor:
Cumhuriyet’in 102. Yılında Anılarımız (Haz. Gülseren Ünsün Engin, İzan Yay.) adlı kitapta yer alan “Cumhuriyet insan olmanın yolunu yordamını öğretti” başlıklı yazımdan aktarıyorum:
1963’ten, ilkokul beşinci sınıftan beri Cumhuriyet’i okuyan şanslı kişilerdenim.
TV programları, reklamlar, okullarda derslerin işleniş biçimlerinden örneklerle sistemin sürekliliğini sağlayan burjuva eğitim sistemine yönelik eleştirilerle dolu Düzene Uygun Kafalar Nasıl Oluşturulur? (Gözlem Y., 1976) adlı kitap uzun süre elimden düşmemişti.
Eğitimle güzelleşmek
Papatyaların kırlardaki, çocuklarımızın uykularındaki gülümseyişi çiğnenirken yalnız ve yaralı çocuklarını bağrına basan sağır ve büyük okyanus halka, umudun türkülerini çığırdı, günlerine güller serpti Metin Demirtaş (17 Mart 1938- 27 Eylül 2014).
Toplumsal muhalefet ayakta
Ahmed Arif’in deyişiyle Nuh’a beşikler veren, Havva Ana’yı dünkü çocuk sayan, fukaralıktan utanan, çıplaklıktan fideleri üşüyen, harmanı kesatlaştırılan, binlerce yıl sağılan...
Ulusal Kurtuluş Savaşı’yla Sevr dayatmasını tarihin çöplüğüne gömerek emperyalist paylaşımın tasarılarını kursaklarında bırakan Cumhuriyetimize saldırılar, kuruluşundan beri durmadı.
3 Eylül 1971’de kurulan TÖB-DER’in kapatılmasıyla örgütsüz bırakılan devrimci öğretmen hareketinin 12 Eylül sonrası ayağa kalkarken attığı ilk adımı olan abece dergisinin ilk sayısında (Ocak 1989) çıkan yazım geldi aklıma.
"Eğer bir ulus iktidarda bulunan kişilerin onursuzluğunu, alçaklığını, hırsızlığını, yalnızca kendi siyasal görüşünden olduğu için görmezden geliyorsa, o ulus erdemini yitirmiştir."
Düşünmek, düşünmeyi sağlayacak birikimi edinmek, bu birikimin verdiği dünyaya bakışla gördüğünü, öğrendiğini, duyumsadığını sergilemek yaşamın insana yüklediği bir görevdir.
Ömrün anlam kazanmaya başlaması, yaşamın öznesi olma yolunda atılan adımlara bağlıdır.
“Ne yapılabilir?” diye düşünürken duyguyu bilginin süzgecinden geçirerek bilince dönüştüren...
“Başımıza neler örülmek istenildiği ve nasıl karşı koyduğumuz ve daha doğrusu milletin arzu ve emellerine uyarak ve onun yardımıyla nasıl çalıştığımız görülmeli ve gelecek kuşaklar için ibret ve uyanıklığı gerektirmelidir...
Doğumlardan ölümlere kendi yolunda yürüyor yaşam.
Sokak röportajında “Hükümete oy verip muhalefetten hesap soran bir toplum” olduğumuzu söylüyor biri.
Bir üniversite amfisinde kürsüdeki hocanın sırada oturan bir öğrenciye, “Sen, ikinci sıradaki mavi ceketli, adın nedir” sorusuyla başlıyor video.
Doğa ve yaşamla bütünleşen edebiyat, zamanla yarışır ve zamanı dünden yarına taşır.
Dünyaya egemen olmaya çalışan günümüz imparatorluğunun tek kutuplu bir gelecek hülyasının yarattığı vahşi bir gerçeklik var insanlığın aynasında...
“Evangelist Hıristiyanlık”la “Siyonizm”in “Arap Müslümanları”yla birlikte “Şii İslamlığı”nı hedefine aldığını söylersek İsrail’in İran’a saldırısını açıklamak çok kolay olur ama gerçek bu değil.
Yurt ana kucağıdır, baba ocağıdır; insanın doğduğu, büyüdüğü, yaşadığı, sevdiği insanların olduğu, dilini konuştuğu yerdir.
1969’da öğretmen okulundaki duvar gazetemiz Gerçek’te, “Vietnam direniyor, çünkü Mustafa Kemal’in direnerek kazandığını biliyor” yazmışım.
Türkülerimiz bağrında toplumsal eleştiriyi taşır, dönemlerini, zamanı aşarak, yaşamı zenginleştirerek geleceğe akar.
…Eğitirler seni olanaksızlıklar ortasında… Her yer eğitim alanı, her an eğitim anıdır. Dünyayı sevmeyi öğrenirsin...
Birinci Dünya Savaşı Mondros Ateşkes Antlaşması’yla sona erdiğinde Türk süngülerinin bulunduğu yerlerin “vatan toprağı” olarak kabul edilmesiydi Misakı Milli.
Esenlikler
Yaşasın Cumhuriyet
Evet, hâlâ Köy Enstitüleri
Gençlik, dergiler, ödüller
Yüce kalabalığın umudu