Sanki koca Türkiye’yi devasa bir çuvalın içine koymuşlar, durmaksızın sallıyorlar. Herkes serseme dönmüş durumda. İktidarın bakanlarının da işin içine karıştığı fon vurgunları, seçmenlerinin iradesini hiçe sayarak saf değiştiren yerel yöneticiler... Siyasette ilkesizliğin giderek sıradanlaşması... Okullarda neredeyse her gün karşımıza çıkan şiddet haberleri; bıçaklı, silahlı saldırılar, ölümler... Hukuksuzluklar, skandallar, yolsuzluk iddiaları... Biri bitmeden öteki başlıyor. Daha birini anlamaya, sorgulamaya fırsat bulamadan yenisi geliyor.
Türkiye sanki devasa bir laboratuvar. Üzerimizde sürekli yeni deneyler yapılıyor. Toplumun neye, ne kadar dayanabileceği; hangi noktada tepki vereceği, ne zaman susacağı sınanıyor sanki. Ve belli ki bu böyle sürecek. Peki bütün bu yaşananlar bize ne söylüyor? Tek tek olayların, kişilerin, skandalların ötesine geçip büyük resme baktığımızda ne görüyoruz?
Önümde iki siyaset bilimcinin, Steven Levitsky ve Lucan Way’in kaleme aldığı Amerika’da Rekabetçi Otoriterlik başlıklı makale duruyor. ABD’de Donald Trump’ın ikinci başkanlık döneminde yaşananları inceliyorlar. Ama mesele yalnızca ABD değil. Macaristan’dan Türkiye’ye uzanan, seçimlerin sürdüğü ancak demokratik kurumların ve adil siyasi rekabetin aşındığı bir yönetim biçimini ele alıyorlar.
ADI: REKABETÇİ OTORİTERLİK.
Gelin, biraz üzerinde birlikte düşünelim. Yazarlara göre günümüzde otoriterleşme, çoğu zaman parlamentoların kapatılması ya da seçimlerin kaldırılmasıyla gerçekleşmiyor. Seçimler sürüyor, muhalefet varlığını koruyor. Ancak devletin kurumları adım adım iktidarın siyasi amaçlarına hizmet edecek biçimde yeniden düzenleniyor. Yargı, güvenlik kurumları, vergi idaresi, düzenleyici kurullar ve kamu kaynakları siyasi rekabetin araçlarına dönüşüyor.
Bu düzen dört temel mekanizmayla işliyor.
Birincisi, cezalandırma: Muhalif siyasetçiler, gazeteciler, akademisyenler, iş insanları ve sivil toplum kuruluşları soruşturmalar, davalar, vergi incelemeleri ve idari yaptırımlarla baskı altına alınıyor.
İkincisi, ödüllendirme: İktidara yakın kişi ve şirketler kamu ihaleleri, teşvikler, lisanslar ve düzenleyici kararlar yoluyla avantaj elde ediyor. Siyasi sadakat ekonomik kazanca dönüşüyor.
Üçüncüsü, korku yoluyla sindirme: Herkesin cezalandırılması gerekmiyor. Birkaç kişiye yapılanlar diğerlerinin susmasına, geri çekilmesine, hatta kendiliğinden iktidarın beklentilerine uygun davranmasına yetiyor. Otosansür yaygınlaşıyor.
Dördüncüsü, cezasızlık: İktidara yakın çevrelerin hukuka aykırı uygulamaları görmezden gelinebiliyor, soruşturmalar sonuçsuz kalabiliyor. Hukuk herkese eşit uygulanmıyor.
Kısacası: Devlet, bütün yurttaşların ortak kurumu olmaktan uzaklaşıp iktidarın gücünü koruma aracına dönüşüyor. İşte rekabetçi otoriterliğin işleyişi bu.
Tanıdık değil mi?
Peki bu düzen yerleştiğinde, toplumun onu değiştirme gücü nerede kalır? Bakıyorum etrafıma, genel ve giderek artan bir umutsuzluk ve yılgınlık… Sorular havada uçuşuyor: Peki şimdi ne olacak? Ne yapacağız? Elimizde ne kaldı?
Levitsky ve Way’in makalesinin bence en önemli yanı, bu soruya yanıt ararken kullandıkları bir kavram: Countervailing power. Yani iktidarın gücünü dengeleyebilen bağımsız toplumsal güçler. Üniversiteler, bağımsız medya, hukuk kurumları, meslek örgütleri, sivil toplum kuruluşları, ekonomik açıdan devlete bağımlı olmayan kesimler... Yazarlar, ABD’de otoriterleşmenin kalıcılaşmasını zorlaştıran asıl unsurun bu güçlerin varlığı olduğunu savunuyor. Türkiye açısından ise soruyu tersinden sormak gerekiyor: Ya bu güçler yıllar içinde sistematik biçimde zayıflatılmışsa?
Çünkü bağımsız kurumların aşınması yalnızca demokrasinin denetim mekanizmalarını ortadan kaldırmıyor. Toplumun gerçeğe ulaşma, sorgulama, birlikte düşünme ve ortak tepki geliştirme kapasitesini de etkiliyor. Üstelik bütün bunlar, bitmek bilmeyen krizlerin ortasında yaşanıyor. Bir hukuksuzluğu tartışamadan yenisi geliyor. Bir skandalın hesabını soramadan başka bir skandal gündemi kaplıyor. Toplumun öfkesi giderek yorgunluğa, yorgunluğu çaresizliğe dönüşebiliyor.
KISIRDÖNGÜ
İşte tam da burada bir kısırdöngüyle karşı karşıyayız. Rekabetçi otoriter rejimlerden çıkışın yolu, yalnızca seçimlerde iktidarın değişmesinden geçmiyor. Demokratik bir düzeni yeniden kurabilecek toplumsal güçlerin de var olması gerekiyor. Oysa yıllar boyunca zayıflatılan, etkisizleştirilen, birbirinden koparılanlar tam da bu güçler.
Siyaset bilimi araştırmaları bize önemli bir şey söylüyor: Otoriter yönetimler seçim kaybedebilir. Ancak bu, demokrasinin kendiliğinden geri geleceği anlamına gelmez. Çünkü bir seçimi kazanmakla hukukun üstünlüğünü yeniden tesis etmek, devlet kurumlarını tarafsızlaştırmak, basın özgürlüğünü güvenceye almak ve toplumun demokratik denetim kapasitesini yeniden oluşturmak aynı şey değil. Üstelik değişimin kalıcı olabilmesi için yalnızca siyasi partilerin değil, toplumun farklı kesimlerinin de ortak demokratik kurallar üzerinde buluşabilmesi gerekiyor. Birbirine güvenmeyen, birlikte hareket etme yeteneğini kaybetmiş, her kesimin yalnızca kendi haklarını savunduğu bir toplumda bu hiç kolay değil.
Ama Türkiye’de bütün bu gidişata itiraz eden geniş bir toplumsal kesim de var. YENİ Parti’den Türkiye İşçi Partisi’ne, İYİ Parti’den Saadet Partisi’ne, diğer muhalefet partilerine uzanan farklı siyasi gelenekler... Barolar, üniversitelerdeki bağımsız akademik çevreler, meslek örgütleri, sendikalar, sivil toplum kuruluşları, gazeteciler, gençler... Hepsi aynı düşüncede değil ama hukukun üstünlüğünün, temel hak ve özgürlüklerin, adil seçimlerin ve bağımsız kurumların gerekliliğinde ortaklaşmaları mümkün değil mi?
Bugün ihtiyaç duyulan yalnızca iktidara karşı bir seçim ittifakı değil. Toplumun aşınan güvenini, dayanışma bağlarını, birlikte düşünme ve hareket etme kapasitesini yeniden oluşturabilecek daha geniş bir demokratik zemin. Çünkü mesele yalnızca mevcut iktidarın karşısında kimin duracağı değil; toplumun kendi içinden, mevcut iktidardan bağımsız, kalıcı ve demokratik bir güç üretip üretemeyeceği.
Ben en umutsuz zamanlarımda Atatürk’ün belki de en çok önemsediğim özelliğini hatırlarım: En güç koşullarda başka bir gelecek tasarlayabilmesini. Ve o geleceği gerçekleştirmek için dağınık toplumsal güçleri bir araya getirebilmesini.
Bugün de asıl ihtiyacımız olan bu değil mi?