Türkiye, İran, siyasal İslam ve ‘Batı’

02 Kasım 2021 Salı

Ortadoğu coğrafyasında, Mısır ve Cezayir gibi bir süre emperyalizme karşı mücadele eden istisnaları saymazsak, Müslüman ülkeler içinde Batı emperyalizmi ile “en kapsamlı mücadeleyi sürdüren” sadece iki devlet vardır: Türkiye ve İran. İran 42 yıldır, Türkiye ise yüz yıldır bu mücadeleyi sürdürüyor:

- Türkiye Atatürk’ün öncülüğünde emperyalizme ve işgallere karşı kurtuluş ve bağımsızlık savaşı ile başardı ve Atatürk devrimleri ile çağdaş uygarlık kapısını açtı.

- İran ise ABD’nin maşası konumundaki Şah Rıza Pehlevi’ye karşı, “siyasal İslamcı bir rejimle” bunu sağladı.

Her iki ülke de Batı emperyalizmine karşı: bu boyutunda “ortak bir zemin” oluşturmalarına rağmen rejim olarak siyahla beyaz kadar farklı bir zemine tutundular.

- Atatürk, Kurtuluş Savaşı’nı işgalci Batı emperyalizmine karşı kazandığı zaferin ardından, “çağdaş uygarlık” değerlerini laiklikten kadın erkek eşitliğine kadar uygulamaya koydu. Bunu bugüne kadar başaran dünyadaki tek Müslüman devlet oldu.

- Buna karşılık İran’ın Batı emperyalizmine karşı kazandığı başarı sonrasındaki durum, Türkiye Cumhuriyeti’nden çok farklı oldu. Siyasal İslam esas alındı: laiklikten kadın erkek eşitliğine, çağdaş uygarlık değerleri yerine siyasal İslamcı öğeler ve düzen öne çıkarıldı.

Sivil toplumsal örgütlenmeler yerine “dinci toplumsal örgütlenmeler” esas alındı. Çağdaş uygarlık değerlerinden uzaklaşıldığı için de çağdaş demokrasi uygulanamadı.

Bu tür siyasal, sosyal, kültürel ve ekonomik değerler göz önüne alındığında Türkiye ve İran, siyahla beyaz gibi ayrıştılar. Bir milyona yakın İranlı (ve İran Türkü) 1980 sonrası Türkiye’ye gelerek yerleşti. Üniversitedeki öğrencilerim dolayısıyla bunun doğrudan tanığı oldum. Bu arada İran nüfusunun yüzde 30 dolayında bir kısmının Türk olduğunu ve Türkçe konuştuğunu anımsatmak isterim. Dostum rahmetli Korkmaz Haktanır, Tahran’da büyükelçi iken bir araştırmasının sonuçlarını bana iletmişti.

Libya’dan Körfez’e, bölgedeki Arap ülkelerinin hemen hemen tamamı ABD, İngiltere ya da Fransa’nın askeri, kültürel ve ekonomik kontrolü altındadır. Afrikalı birkaç Arap devleti de tamamen bir iki adamın, “tek adam rejimleri” altında inlemektedirler.

Ortadoğu ve çevresindeki 50 dolayında devlet (veya devletçikler) içinde bağımsızlık açısından istisnalar Türkiye ve İran’dır.

AKP dönemini hariç tutarsak Türkiye Cumhuriyeti de çizgisini önemli ölçüde korudu: siyasal İslamcı çizgiden uzak durdu. AKP yönetimi ile çağdaş uygarlık değerlerine karşı uygulamalar ortaya çıktı.

7 Mart 2002’de Harp Akademileri’ndeki Türk ve dünya medyasına açık konferansta, MGK genel sekreteri Tuncer Kılınç, “Türkiye, Rusya ve İran ile de ilişkilerini geliştirmek zorundadır” derken aslında, Atatürk dönemine referans veren bir “denge politikasını”, benim yaptığım konuşmayı da destekleyerek vurguluyordu. (*)

İran’ın içerdeki rejimi ne olursa olsun, bölgenin iki sınırdaş ülkesi, ikili ilişkilerini geliştirmek zorundaydılar. Hele tam da o sıralarda C. Rice ABD adına, “Ortadoğu’da sınırlar değiştirilmelidir” vurgusunu yaparken.

Bugün geldiğimiz noktada İran, Irak ve Suriye’nin iç sorunlarına “bulaşmadan”: iç kavgalarına “bir taraf olmadan”, onlarla iyi komşuluk ilişkilerimizi sürdürmek zorundayız. AKP iktidarı Suriye’de, iç çatışmanın, gönüllü olarak bir tarafı olmaya kalkınca başımıza ne felaketlerin geldiğini gördük. İran’la, iç düzenimiz farklı da olsa, ikili ilişkilerimizi sıcak tutmak zorundayız. Komşuların iç kavgalarına bulaşan AKP’nin, başımıza ne işler açtığını gördük.

Hele Tahran, Şanghay İşbirliği Örgütü’ne daha da yakınlaştıktan sonra ikili ilişkiler çok daha önemli hale geldi.

(*) Yolumun Kesiştiği Ünlüler, Kırmızı Kedi s.102


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları