Rusya yazılarıma, Rusya’da yaşayan bazı “Cumhuriyet” okurlarından uzun, ayrıntılı -yer yer çelişen- tepkiler aldım...
“Moskovalı okurlarım” her şeyden önce “Rusya dört turistik geziyle edinilen intibalarla anlatılabilir bir medeniyet... değildir!” demiş.
Rusya’ya dört kez gittiğimi; “son seyahatimin” de -evet doğrudur- turistik bir gezi olduğunu söylemiştim. Tabii bu, önceki gezilerimin de turistik seyahat olduğu anlamına gelmiyor...
Moskova’ya ilk kez ’92’de, bir Gorbaçov röportajı için gitmiştim. İkinci gidişim, ’90’lı yılların ikinci yarısında Uluslararası Basın Enstitüsü’nün (IPI) düzenlediği bir toplantı vesilesiyle oldu. Berezovsky, Gusinsky gibi -şimdi sürgünde yaşayan- “oligarkları” dinlemiş, “Rus gazetecilerle” enine boyuna Rus basınını tartışmıştık ki - bahsettiğim dönem, ‘Putin karartması’ öncesi ‘Rus medyasındaki en parlak özgürlükler çağına’ isabet etmekteydi...
Üçüncü ziyaretim 2005’te, Boyner grubunun Moskova’da bir mağaza açılışı çerçevesinde gerçekleşti. Gazetecisi, siyasetçisi, Rusya ile iş yapan çok sayıda işadamı gördük, tanıdık. Rusya ile ticaretin göz kamaştırıcı olduğu denli bunaltıcı yanlarına tanık olduk...
Diyeceğim o ki, Rusya’ya gözümü sadece bir ‘turist’ olarak açmış değilim. Farklı tarih ve vesilelerle, değişik kesitleriyle Rusya hakkında -“karınca kararınca!”- hasbelkader fikir edinme fırsatım oldu...
Okurların Rusyası
Şurası bir gerçek: Hiçbir ülkeyi “mutlak fırça darbelerine” sığdırmak olası değil. Rusya gibi uçsuz bucaksız bir tezatlar ülkesi için bu daha da geçerli. Bugün bana “birbirinden farklı Rusya profilleri” çizen okurlarım da, neticede “kendi Rusyalarını” anlatıyor...
Tuğrul Uğur, “Moskova - St. Petersburg’da Kafkas krizi hissedilmiyor!” dememe nerdeyse içerlemiş: “Ortalama Rus’un Güney Osetya mağdurlarına nasıl ve ne kadar yardım ettiği konusunda bilgi almanızı tavsiye ederim... Bu kadar iddialı bir yazı yazmadan önce Rusları biraz tanımakta fayda var. Bu maalesef beş yıldızlı otellerde -(Bu da nerden çıktı? N.C.)- kalarak mümkün olmuyor...” demiş; ele geçirilemediğini söylediğim “yabancı yayın organlarının”, “kafe, bar, restoran, benzin istasyonu, gazete kiosklarında...” -nerdeyse her köşebaşında- tedarik edildiğini anlatmış!
Ve Rusya’nın ‘esmer halkları’
Moskova’dan yazan bir başka okurum Dr. Ertan Acaroğlu ise; “Rus halk kültüründe Gürcü fıkraları bizim Laz fıkralarına taş çıkartacağı gibi, sayıca üç misli fazladır” diyor: “Halk dilinde Kafkas halkları ‘esmer’ olarak nitelenir. Buna Azeriler, Ermeniler, Gürcüler dahildir. Bu psikolojiyle o bölgedeki olaylar, halkın umurunda bile değildir...”
Acaroğlu, tespitime katılıyor yani. Büyük kentlerde “yabancı dilde gazete satılmadığını” da doğruluyor. Ancak bunu bir biçimde anlaşılabilir karşılıyor: “Yasak olduğu için değil!” diyerek izah ediyor durumu: “(Yabancı gazeteler) Alıcısı olmadığından (bulunmaz). Arz talep meselesi!”
Aynı okur Rusya’yı bazı yönleriyle “üçüncü dünya ülkelerine” benzetmemi sonra yadırgıyor: “Rusları bir ‘üçüncü dünya’ ülkesine benzetmenize katılmam mümkün değil!” diyor; “Huntington-Fukuyama çizgisi bile Rusya’yı ‘güç’ olarak niteliyor, ‘lider devlet’ payesi veriyor. Bakmayın siz cazgır ‘neocon’cuların’ hezeyanlarına...”
Huntington-Fukuyama’lara uzanmaya gerek var mı? G-8’ler arasında boy gösteren Rusya, tabii ki bir “güç”. Ancak şaşırtıcı ve yanıltıcı olan tam da bu: Japonya ve gelişmiş Batı ülkeleriyle aynı fotoğrafla yer alan Rusya’nın -bir değil, çok açıdan... “gelişmekte olan” “üçüncü dünya ülkeleriyle” benzerlik göstermesi...
Ortalama yaşam beklentisi Rusya’da bugün 60 yaş altında örneğin. Yaşam beklentisi böylesine düşük bir başka G-8 ülkesi var mı?
Rusya’dan başka, herhangi bir G-8 başkentinde, yabancı gazete bulunmaması düşünülebilir mi? Milyonlarca turistin tavaf ettiği, yabancı yatırımcıların ilgi odağı bir ülkeden bahsediyoruz...
Rusya’da gelin görün ki böyle şeyler olağan karşılanıyor.
17 milyon kilometrekarelik Rusya çünkü farklı bir evren. “Rusya” deyince herkes bu nedenle, “kendi Rusya’sını anlatıyor”. Benim de anlattığım sonuç itibarıyla bu -naçizane- “Kendi Rusyam”! Farklı aralıklar ve vesilelerle izleyebildiğim, yakalayabildiğim kadarıyla...
Rusya'dan Sevgilerle...
Yazarın Son Yazıları
Altmış yaşında bir kadın.
Faşizmin birinci dereceden tanıklığını yapan Primo Levi, “Bunlar da mı İnsan?” adlı başyapıtında her şeyin insanları önce insanlıktan çıkarmakla başladığını anlatır...
İkinci Trump döneminin düsturu bu.
Tarihin garip tecellisi.
Sadece zorbalık değil, aynı zamanda arsızlık.
“FAFO”yu tercüme etmeyeceğim...
Dünya 2026’ya Venezüella ve İran türbülansıyla girdi.
Capranica Meydanı’ndaki dev Noel ağacı, kilisenin çatısına kadar yükseliyor.
Yılbaşı mesajları şimdiden akmaya başladı.
Nermin Abadan Unat’ı en son TV’de 2022 Aralık’ında İmamoğlu için yapılan destek mitinglerinin ilkinde gördüm.
Görmüşsünüzdür: “Siyaset dışı en güvenilir isimler anketi”nde Sedat Peker ilk sıraya oturdu.
“Gerçeklerin, çoğumuzun gözünden kaçan bir yapısı var”...
İngiliz yazar Ian McEwan uyarıyor...
Turhan Selçuk’un çok sevdiğim bir karikatürü vardır: Küçük balıklar bir araya gelip devasa bir köpek balığını kovalar.
Annesi Mira Nair...
Mezardan yükselen intikamlar bunlar...
Shehadeh Dajani’nin yüzü hâlâ gözlerimin önünde...
Michael Wolff... Trump döneminin kara kutusu.
"87 yaşındayım" diyor Jane Fonda...
“Cesur bir adım atalım ve ona (Cumhurbaşkanı Erdoğan’a!) bire bir ilişki temelli gereksinim duyduğunu verelim. O nedir? Meşrutiyet!”
Sizler bu satırları okurken Trump Amerika’sı geçen hafta içinde öldürülen radikal sağ aktivist Charlie Kirk’ü ulusal törenlerle uğurluyor olacak.
Amaç, muhalefeti etkisizleştirmek ve işlevsizleştirmek...
Proizvol ve prodazhnost... Rusça iki sözcük.
Prodi’yi hatırlarsınız...
Çocukluğumda “Midas’ın Kulakları” diye çok ünlü bir oyun vardı.
İslam inkılabının ana kanun maddesi şudur: Bütün kanunlar Allah’ın emirlerine uygun ve bağlı olarak insani selim duygu ve düşünceye dayanır.
"Epstein vakası ABD siyaset kültüründe merkezi bir komplo kertesine erişti, bu gidişle Kennedy suikastı mitosu ile yarışır” diyor Michael Wolff.
II. Trump badiresine karşı Başkanlık yarışına girmek cüretini gösteren Demokrat Parti adayı Kamala Harris ilk kez konuştu ve...
Sevgili Altan bey
“ Otokratlar rakiplerini artık öldürmüyor” diyor Anne Applebaum ve devam ediyor...
Bir arkadaşımdan geldi. Instagram iletisi... ’70 li yıllar. Bikinili dört kadın güneşin altında mutlu mesut uzanmış.
Faşizm gemi azıya aldıkça, çarenin yerel siyasetten geçtiği anlaşılıyor.
Thomas Mann “Venedik’te Ölüm”ü tam Birinci Dünya Savaşı arifesinde, bir “çöküş” hikayesi olarak kaleme almıştı. “Belle époque/Muhteşem devir”tabir edilen 19. yüzyıldaki 2. sanayi devriminin sonu ile 20. yüzyıl başının sonsuz istikrar, refah ve özgüven çağı sonlanmış, baş döndürücü teknolojik değişimlerle toplumun değerler skalası değişmişti.
Deyim, Almanya’nın yeni Şansöylesi Friedrich Merz’e ait. Bir haftadır Mertz’in şok...şok...şok bu sözleri konuşuluyor.
14 Haziran’da Washington’da bir kutlama için, yerleri dolduracak yedeklere ihtiyaç var.
Donald Trump, Beyaz Saray’a çıktığı ilk yıllarda, “New York’un ortasında, 5. caddede çıkıp birini vursam bir tek seçmen kaybetmem!” demişti.
Adına “muzzle velocity” diyorlar. Deyimi siyasi jargona sokan isim Trump’ın “karanlık prensi” Steve Bannon.
“Habeas Corpus nedir? Tanımlar mısınız?”
İç gerilimlerin cümlemizi sersem ettiği, burnumuzun ucunu göremez hale getirdiği Türkiye’nin dışında bir dünya var.
Trump Vatikan’a da göz dikti