Resimde duygularımızı görmek
Üstün Dökmen
Son Köşe Yazıları

Resimde duygularımızı görmek

08.12.2024 12:11
Güncellenme:
Takip Et:

Bir resmi ya da heykeli izleyen kişilere bu eserle ilgili olarak ne düşündükleri, ne hissettikleri sorulduğunda, genelde “Güzel, fena değil, beğendim, beğenmedim” derler. Bu ifadeler genelde düşünce ağırlıklıdır. Aslında düşünceleri duygulardan tamamen soyutlayamayız ancak bir sanat eserini değerlendirenlerin çoğunluğu, kişisel duygularından arınmış şekilde düşüncelerini dile getirirler. Sadece sanat eserleri karşısında değil günlük yaşamda arkadaş veya aile sohbetlerinde de insanlar ağırlıklı olarak düşüncelerinden söz ederler. Kişisel duygularımızdan söz etmek zor hatta tehlikeli gelir. Mantıklı düşüncelerin arkasına sığınmayı tercih ederiz. 

Bu yaygın tavrı aşmaya yönelik uygulamayı geçen ay Şinasi Baştüzel Sanat Galerisi’ndeki konuşmamda gerçekleştirmeye çalıştım.    

ŞİNASİ BAŞTÜZEL SANAT GALERİSİ

Ankara’da çok sayıda kaliteli sanat galerisi var. Bunlardan bir tanesi Beytepe Mahallesi’nde bu yıl açılan Şinasi Baştüzel Sanat Galerisi. Şinasi Baştüzel sanata destek olmuş ve LÖSEV’e çok büyük bağışta bulunmuş bir kişiydi. Onu kaybettikten sonra ailesi adını taşıyan bir sanat galerisi açmıştır.  

Şinasi Baştüzel Sanat Galerisi, resim ve heykel benzeri sanat eserlerinin rahatlıkla sergilenebileceği özel olarak tasarlanmış bir mekândır. Ayrıca 50 kişilik bir konferans salonuna sahiptir. 

Galeri, Gülay Ogansoy’un yağlıboya tablolarıyla sanatseverlere kapılarını açmıştı. Geçtiğimiz ay ise bir karma sergiyle karşımıza çıktı. Sergi beş ressamın eserlerini taşıyan karma bir sergiydi, “Herkesin Öyküsü” adını taşıyordu. Sergi karma bir sergiydi ancak karmakarışık değildi. Dingin, dinlendirici ve düşündürücüydü. Sonuç olarak etkileyiciydi.

21 Aralık’a kadar açık kalacak sergiyle ilgili olarak galerinin konferans salonunda Kasım ayında bir panel düzenlendi. Panele sergiye katılan sanatçıların yanı sıra bendeniz de katıldım. Sanatçılar eserlerini hem teknik hem sanatsal yönden hem de düşünsel arka plan açısından irdelediler. Ben ise yeni sayılabilecek bir bakış tarzıyla, psikodramadan hareketle resimlerin uyandırdığı duyguları konu alan uygulamalı bir söyleşi gerçekleştirdim. 

RESMİN UYANDIRDIĞI DUYGULAR

Bir resmi teknik açıdan yorumlayabiliriz, örneğin “Işık şuradan gelmeliydi, bu motif şurada bulunmalıydı” türünden fikirler ileri sürebiliriz. Bu resim eleştirmeninin işidir. Ben resim ustası veya eleştirmeni değilim, bu tarzda fikir yürütemem. Sadece kendimin ve izleyicinin resimle nasıl ilişki kurduğunu inceleyebilirim. Bu yüzden izleyicilerin salonu tekrar dolaşmalarını, bir veya birkaç resim seçip bu resimlerin kendilerinde ne tür duygular uyandırdığını fark etmelerini istedim. Dolaştılar, konferans salonunda tekrar buluştuğumuzda seçtikleri resimlere ilişkin kişisel duygularını paylaştılar. Sonra benzeri paylaşımı ben yaptım.   

İlk olarak Erol Batırbek’in Ağrı Dağı’na baktığımda ne gördüğümü söyledim. Dağı, göğü, boyaları görmüyordum, dağın karşısında soba yanan bir evde yorgana sarılıp uyuduğunu hayal ediyordum. O tablonun bende oluşturduğu izlenim buydu.

Sibel Ünalan’ın sigara içen kadınlarına baktığımda ise ilk önce ressamın sigarayı sevdiğini düşündüm, daha sonra sezgiyle aslında sigarayı sevmediğini, sigara içen kadınları ilginç bulduğunu tahmin ettim. Gerçekten ressam da, sigara içen kadın fotoğraflarını çeken ağabeyi de sigara içmiyorlarmış. Yaşam zıtlıklarla dolu. Ben de sigara içmiyorum, sigaraya karşıyım ancak en sevdiğim türkü “Bir Ateş Ver Cigaramı Yakayım” adını taşıyor. Öğrenciyken sanırım annemin otoritesine karşı çıkmak amacıyla sigaraya başlamıştım. Hemen fark etti, “Eğer sigara içersen ölümü gör” dedi, ben de korkup sigarayı bıraktım. Annemin otoritesi başkaldırımı bile engelledi. Annem sigara içmeyen güçlü bir kadındı.   

Cebrail Ötgün’ün tabloları bende küçük şeylerin aslında devasa boyutlara ulaşabileceği duygusunu ve korkusunu uyandırdı. 

Sinan Ayber’in obruklar ve el arabaları tablosu bana Kıvanç Sezer’in “Babamın Kanatları Altında” adlı filmini hatırlattı. İnşaat işçilerinin yaşamları pahasına ekmek parası kazanmaları derin bir hüzün yarattı içimde. El arabalarında kan vardı. Sanatçının mutfak rendeleriyle ilgili çalışması da hüzün verdi; özgün ve spontan çocuklarımızı eğitim sistemimizin rendelediğini anlatıyordu.   

Mehmet Yılmaz’ın T şeklindeki tablolarından ise cinsellik taşıyordu, genlerimizin yaşama ve çalışma sevinci duymasına aracı oluyor, yapmak ve çoğalmak isteğime yol gösteriyordu.  

Yukarıda özetlemeye çalıştığım yaklaşımım empati kavramının çıkış hikâyesiyle de ilişkilidir. Empati kavramının iki atası vardır; bunlar Almancada ‘einfühlung’ ve Eski Yunancada ‘empatheia’dır. Tpeodor Lipps’e göre einfühlung bir insanın kendisini karşısındaki nesnenin, örneğin bir sanat eserinin veya bir insanın içinde hissetmesi ve o nesneyi, o kişiyi anlaması sürecidir.*

Kaynakça

* Dökmen, Ü. (2022). Sanatta ve Günlük Yaşamda İletişim Çatışmaları ve Empati.  İstanbul: Remzi Kitabevi. 

Yazarın Son Yazıları

Siber zorbalık

Siber zorbalık yalnızca dijital bir taciz değil, sınır tanımayan yeni bir şiddet biçimi. Üstelik yapay zekâ ile birlikte gerçek ile kurgu arasındaki çizgi her zamankinden daha tehlikeli biçimde bulanıklaşıyor. Siber zorbalık, yapay zekâ ile yeni bir evreye girmiş durumda. Çocuklarını siber zorbalıktan korumak için anne babalar, rahatsız edici olmadan onları gözlemeli, sergiledikleri değişiklikleri fark edebilmelidirler. Bir de internet kullanımını çocukla karşılıklı olarak anlaşarak sınırlandırmalıdırlar.

Devamını Oku
19.04.2026
Okul zorbalığı

Okul zorbalığı

Devamını Oku
12.04.2026
Songül ve Mahmut Telli

Zülfü Livaneli, “Serenad” isimli romanında “Türkiye’de her ailenin bir hikâyesi vardır” der. Balkan Savaşı, Çanakkale Savaşı, Sarıkamış, Kurtuluş Savaşı, 12 Mart’ın mağdurları, 12 Eylül’ün muğlak kayıpları ve türlü felaketler bu duruma neden olmuştur. Acısıyla, tatlısıyla kendine özgü hikâyesi olan bir Türk ailesi de Telli ailesidir. Songül ve Mahmtu Telli çiftinin Cenk ve Cem adlı iki oğulları olmuştu. Ailenin başına gelen felaket Cenk’i 19 yaşındayken Almanya’da bir trafik kazasında kaybetmeleriydi.

Devamını Oku
05.04.2026
Zorbalık

Zorbalık

Devamını Oku
29.03.2026
Binek taş kadar pırlanta

Kadın cinayetlerini durdurma çabası, kısıtlı çevrelerdeki kınama seanslarından sıyrılıp İstanbul Sözleşmesi gibi hukuki güvencelere ve toplumsal bağlantısallık ilkesine dayanmak zorunda. Siyasal üsluptaki öfke dilinden televizyon dizilerindeki silah güzellemesine kadar her ayrıntı, şiddeti bir yaşam biçimi olarak meşrulaştırıyor. Gerçek çözüm ise ekonomik iyileşme ve eğitim reformuyla desteklenen topyekûn bir kültürel değişimde yatmaktadır.

Devamını Oku
15.03.2026
Çocuk çeteleri

Çocuk çeteleri

Devamını Oku
22.02.2026