Öztin Akgüç

İkircikli dış politika

07 Temmuz 2021 Çarşamba

Toplantılarda, görüşmelerde ana konunun, amacın da bilinmesine karşın; gündem abartılarak, asıl konu, amaç alalanır, kamufle edilir. Gündem tek madde olarak belirlendiğinde herkes, esas amacı, ana konuyu anlamak olanağını bulur. Geçen haftalarda AB’nin iki yetkilisinin, Ankara’yı ziyaretinde, Erdoğan - Biden görüşmesinde de aslında gündem tek madde idi. AB, mülteci akımını durdurmak için Türkiye’nin set, bent oluşturmasını; Yunanistan tarafından geri gönderilecek mültecileri de kabul etmesini amaçlıyor, gerçekleştirmek için AB bütçesine 2024 yılına kadar azar azar ödenmek üzere 3 milyar Avro ödenek konulmasını öneriyordu. Erdoğan - Biden görüşmesinin de ana konusu Türkiye’nin Kâbil Havaalanı’nın korunmasını üstlenmesiydi. Asıl konu tek madde olduğunda, kabarık gündemin dolgu maddelerinin görüşülmemesi doğaldır.

Türkiye - AB ilişkisi, birliğin Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) olarak; 1 Ocak 1959 tarihinde yürürlüğe giren 21 Mart 1957 Roma Antlaşması’yla kurulduğu tarihe değin uzanır. AET kuruluşunun, ülkenin ekonomisine olası etkileri, Yunanistan’ın üyelik başvurusu üzerine daha da önem kazanmış, kapsamlı olarak incelenerek öngörülmeye yönelik çalışmalar başlamıştır. Bu amaçla Maliye Bakanlığı, Hazine Genel Müdürlüğü bünyesinde, AET ile ilişkileri izlemek, değerlendirmek üzere yeni bir bölüm oluşturulmuştur. O tarihlerde Maliye Bakanlığı hesap uzmanı olarak görev yapmaktayken, yeni kurulan bölümde görevlendirildim. Görev dolayısıyla AET’yi, AET ile kurulacak ortaklığın ekonomimize olası etkilerini öğrenmeye, incelemeye başladım. Başlangıçta kuramsal bilgi kaynaklarım, T. Scitovsky ve İsveçli ekonomist  G. Myrdal’ın görüş ve eserleriydi. Egemen görüş ve kanıt; gelişmiş ekonomi ile azgelişmiş ekonomi arasında ortaklık kurulduğunda, ilk aşamada azgelişmiş ekonomiden gelişmiş yörelere doğru sermaye, nitelikli işgücü akımı olacağı, ancak uzunca bir süre sonra geri akıntı (back wash) etkisiyle azgelişmiş ekonomiye ters kaynak akımının başlayacağı yönünde idi. Ayrıca ortaklık, ekonomik bütünleşme için uzlaşı, uyum koşullarının gerçekleşmesi de gerekiyordu. AET ile ortaklığın ekonomimize yararlı olmayacağı, tam üyeliğin de gerçekleşmeyeceği yönündeki kanım görevi yaparken oluştu. Özellikle Yunanistan’ın başvurusundan sonra, bizim de ortaklığa girmemizin yararlı olacağı görüşü ile AET’ye giriş başvurusu yapıldı. 12 Eylül 1963 tarihinde imzalanarak, 1964’te yürürlüğe giren Ankara Antlaşması’yla; Türkiye AET ortaklığının amaçları, kurumları, koşulları belirlenmiştir. Antlaşmada tam üyeliğe ulaşmak için, hazırlık, geçiş ve son dönem olarak üç aşama belirlenmiştir. Gerektiğinde on bir yıla kadar uzatılabilecek, beş yıllık hazırlık döneminde Türkiye ekonomisini güçlendirecekti. Geçiş dönemi, emeğin serbest dolaşımına, sanayi ürünlerinde gümrük birliğine geçişe hazırlık niteliğindedir. Türkiye, bu dönemde mevzuatını, vergileme ve rekabet koşullarını, topluluğun geliştirdiği mevzuata uyumunu sağlayacaktı. 23 Kasım 1970’te imzalanan Katma Protokol’le uygulama esasları belirlenen geçiş döneminin 1995 yılında sona ermesi kararlaştırılmış, başlayacak son dönem için süre öngörülmemiştir.

Geçiş döneminde AET, Türkiye’den ithal ettiği sınai ürünlerine, bazı istisnalar dışında, uyguladığı gümrük vergisini sıfırlayacak; Türkiye’de aşama aşama AET’den ithal ettiği sınai ürünlerin gümrük vergisini indirecek, AET bu dönemde Türkiye’ye kredi desteği sağlayacaktı. Türkiye, 1978 yılında Katma Protokol’ün uygulamasını dondurmuş, toplulukla olan ilişkisini askıya almıştır. 12 Eylül 1980 darbesinden sonra ilişki normal sürecine girmiş; Türkiye, 1987 yılında yeniden aday üyelik başvurusunda bulunmuştur.

Türkiye’nin Avrupa Gümrük Birliği sürecine katılmasına ilişkin protokol, 1 Temmuz 1996’da yürürlüğe girmek üzere 6 Mart 1995 tarihinde imzalanmıştır. Türkiye, birliğin diğer üyelerinden farklı olarak, tam üye olmadan Gümrük Birliği’ne katılan tek ülke olmuş; tek taraflı giriş ile yerli ve milli sanayi geliştirmekten vazgeçmiştir. Özelleştirme ile sanayi, montaj sanayiine dönüşmüş, ağırlıklı olarak fason üretim yapar hale gelmiştir. Üretim için ara ve ilk maddeler AB’den ithal edilmekte; montaj, fason imalat sonucu oluşan nihai ürünler AB’ye ihraç edilmektedir. AB, Türkiye’nin ana ticaret ortağı olmakta; ancak yaratılan katma değer düşük düzeyde kalmakta, AB ile ticarette denge sağlanamamaktadır.

Türkiye’nin aday üyelik başvurusu, birliğin 1999 yılı Helsinki toplantısında kabul edilmiş; 2005 yılında, üye oluyoruz alalamasıyla adaylık müzakerelerinin başlaması kararlaştırılmıştır. Türkiye’nin, birlikle ilişkisinden bu yana altmış yıl süre geçmesine, birlik üye sayısının 6’dan 27’ye yükselmesine karşın, Türkiye’nin adaylığına sıra gelmemiş, müzakerelerde tek bir dosya dahi tamamlanamamıştır. Türkiye’nin tam üye olmayacağı iki tarafça da bilinmekle beraber, ikircikli davranılmakta, karşılıklı beklentilerle ilişki, tam üyelik olacakmış gibi yapay olarak sürdürülmektedir. AB yetkililerinin son ziyaretinin öncelikli amacı, Türkiye’nin Avrupa’ya mülteci akımını durdurması, günümüz yönetiminin beklentisi de AB’den kredi, hibe, yardım hangi isim altında olursa olsun kaynak aktarımıdır. Demokrasi, ilkelere uyum, tam üyelik gibi konular, ilişkinin alalaması olmaktadır.


Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları

Milliyetçilik 15 Eylül 2021
İki zıt kişilik 8 Eylül 2021
Hebennekalık 25 Ağustos 2021
Dış politikada kişilik 18 Ağustos 2021