Bir hafta ruhumu dinlendirmek için uzaklara kaçmaya çalıştım. “Ruhumu dinlendirmek” yani Türkiye’deki gazeteleri okumamak, televizyonu açmamak, o haykıran, azarlayan, nefret dilini benimsemiş, insanı aptal yerine koyan, şiddeti tırmandıran kişinin sesini duymamak için bir kaçış...
Ama önce Özgecan, sonra Nuh... Artık dünya çok küçük. Kaçış yok. Kulaklarını tıkayamazsın... Gözlerini kapatamazsın... Hele senin yurduna çevrilmişse dünyanın gözleri ve dehşet içinde izliyorsa senin ülkendeki şiddet kültürünü; dünya lanetliyorsa senin ülkendeki “demokrasi” anlayışını... Yok sayamazsın...
Dünyanın neresine gidersen git, gelir bulur seni pis koku... Gelir yeniden yeniden saplar karnına o kanlı nefret bıçağını... Gelir o zehirli nefret dili seni de sokmaya çalışır!
Özgecan’la birlikte Fırat’ın sularında boğulan Gönül; Urfa’nın orta yerinde babasının bıçak darbeleriyle ölen kız çocuğu Sevgi; Kısas köyünde traktörün altına atılan Rabia ... Sonra Rojda, Şemse... Sonra Güldünya... Sonra Ayşe Paşalı, Münevver...
Yüzlercesi binlercesi gelip uçağıma yerleştiler...
Hepsiyle birlikte daha o gün, o hunharca cinayetin işlendiği günün ardından Erdoğan’ın feministlere karşı tavrını, söylemini izliyoruz.
Ne bekliyorduk ki?.. Ne de olsa kadın örgütlerini meydanlarda yuhalatmış birinden söz ediyoruz. (Anımsayın: Gazze saldırısı bahanesiyle “Kadın örgütleri nerede? Yazıklar olsun size!” diyerek meydanlarda yuhalattı.) Tıpkı çocukları ölen anneleri yuhalattığı gibi... Kendisini eleştiren gazeteci kadınları yuhalattığı gibi...
Kadınların tüm davranışlarını “iffet, hayâ, edep” kavramları üzerinden denetleme çabası... “Kadın erkek eşitliğine inanmıyorum”la başlayıp katlanarak çığırından çıkan bir söylem... Kürtaj yasağına uzanır; katilleri iyi halden serbest bırakır, kadın bedenini kendi emaneti olarak görür.
Annenin dizinden tahrik olan, kadının gülmesine, hamile hamile sokakta gezmesine dayanamayan bu cinsiyetçi söylem, bir zihniyetin ifadesidir... Irkçı, mezhepçi, ayırımcı söylem ve zihniyetle bir bütündür. (“Çok affedersiniz, daha da çirkini, bana Ermeni dediler”, “Alevi olduğunu açıkla” vb.)
Bu söylem ve zihniyet, cinsiyetçi, feodal hatta ilkel bir şiddet kültürünün ifadesidir ve şiddet kültürünü besler, kışkırtır, yaygınlaştırır. Şiddet kültürünü “normalleştirir...”
Burhan Kuzu’nun “Gırtlaklamak istiyorum”; çevik kuvvet polis amirinin “Sık lan sık” coşkusu (!) bu zihniyetin ifadesidir.
Bu söylem ve zihniyet, “Esnaf gerektiğinde askerdir, alperendir, kahramandır, polistir, hâkimdir” deyişiyle bütünleştiğinde, bugün Nuh’u kartopu oynarken öldürür.
Dün Metin Göktepe’yi öldüren polisti. Bugün Nuh Köklü’yü öldüren esnaf... Yarın, şu güvensizlik yasasını diledikleri gibi çıkarsınlar, hiç kuşkunuz olmasın gırtlaklamakla güvenlik eşleşecektir. Ha gırtlakla, ha güven...
Artık polise yargı kararı olmaksızın ev ve
üst arama izni veren madde de geçtikten
sonra, polise 48 saate kadar gözaltı yetkisi getirildikten sonra; amir “Sık lan sık” yerine; “ı” harfini noktalı, yani olarak da söyleyecektir. Hiç kuşkunuz olmasın.
NOT 1- Adını gizli tutmamı isteyen bir okurum uyardı. Önceki hafta “Damarlarımızdaki Asil Kan: Cehalet” başlıklı yazımda kullandığım fotoğrafı araştırmış ve fotoğrafın günümüzde değil daha önce ve Türkiye dışında çekildiğini görmüş. Ben de araştırdım fakat böyle bir bilgiye rastlamadım. Ancak okuruma ve sizlere saygıdan bu bilgiyi paylaşma gereği duydum.
NOT 2- Birbirinden güzel yaş günü kutlamaları için hepinize sonsuz teşekkürler. Tek tek yanıtlayamadığım için özür dilerim.
Gırtlaklamayla Güvenlik Eşleşince...
Yazarın Son Yazıları
11 Ocak 1995.
Günlerdir, bütün dünya gibi Türkiye de Venezüella ve Maduro ile yatıp kalkıyor.
“Şiir aşk gibidir, zorla yazılmaz.
Filmlerde görürüz ya: “Kral öldü! Yaşasın kral”, “Padişah öldü yaşasın padişahımız!”. Şöyle bir haykırsam diye özenmişimdir ama bir türlü nasip olmadı.
Bugün 2025’in son pazar günü.
En tehlikeli yanı: Faşizm sıradanlaşmak, gündelik hayatın bir parçası olmak ister. Adaletsizliği “olağan”, eşitsizliği “kader”, baskıyı “gereklilik” diye sunar.
Sahnede bir adam var.
Korkunç yoğun bir trafikte iki saat gitmeyi ve iki saat de dönmeyi göze alırsanız orada bulunduğunuz sürece müthiş keyiflenir ve “Yaşasın Tüyap Kitap Fuarı” diye haykırabilirsiniz.
O, Nermin Abadan Unat. Neden mi ona minnet borcumuz var?
Sabiha Sertel (1895-1968) ve Zekeriya Sertel (1890-1980). Osmanlı’nın sonu, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarında duygu ve düşünce dünyamıza sonsuz katkılarda bulunmuş bu iki önemli ismi bu ülkede yaşayan herkesin, hele hele gazeteciliği meslek edinmiş her insanın çok yakından bilmesi gerekir.
O kadar güzeldi ki tadı damağımda kalmıştı.
Bir yanımda yaratıcılık, bir yanımda yok edicilik. İkisi de çekiştirip duruyor iki kolumdan.
Duvardaki dev afişten fırlayıp kucaklaşacakmışız gibi bana bakan genç kadın, Suna Pekuysal.
Dünkü gazetemizde, “Korkma Biz Kadınız!” başlığını görmek çok hoşuma gitti.
Çocuklarımız için neler neler yapmayız ki...
Ülkemin hapishaneler coğrafyasından sık sık mektup gelir.
Neredeyse 30 yıldır Hakan Erdoğan Prodüksiyon “Bach İstanbul’da” başlığıyla klasik müzik konserleri düzenler.
Oktay Ekinci... Bu isim Cumhuriyet okurlarının hiç ama hiç yabancısı değil.
Paris ve sonbahar.
“Ve sonunda Joan Baez hastalığı yendi, sağlığına kavuştu!”
“Hava kurşun gibi ağır/ Bağır bağır bağırıyorum/ Koşun. Kurşun eritmeye çağırıyorum...”
Cumhuriyetin 102. yıldönümünü dün kutladık.
Ege’nin ortasında bir sabah...
Daha 29. Uluslararası İstanbul Festivali başlamamıştı.
Prag Tiyatro Festivali’nden ayağımın tozuyla dönüp tüm gördüklerimi sizinle paylaşmaya hazırlanıyordum ki sevgili arkadaşım Genco Erkal’ın sesi kulağımın dibinde bitiverdi: “Çekya’yı bırak önce Cihangir’e bak!”
Sevgili okurlar Prag’dayım.
Sabah 6.30’da kapı tekmeleniyor. Jandarma içeri dalıyor.
Bu yazının başlığı “Afife Jale Ödül Töreni’nin düşündürdükleri” olacaktı.
Olmayan suçlar... Yazılmayan iddianameler... Yazılıp uygulanmayan kararlar... Ve hukuk ile guguk arasında yaşamaya devam çabası... Tamam yakınmayı bırakıp sadede geliyorum.
Nasıl yaşamak bu! Kâh gökyüzünde kanat çırpıyoruz kâh en dipsiz kuyuların derinliğinde kayboluyoruz.
26 Eylül’de Ankara’da 93. Dil Bayramı’nı kutladık. Dil Derneği ve Çankaya Belediyesi’nin ortaklaşa etkinliği Yaşar Kemal’e adanmıştı.
“Sömürü bir bütündür. Bütün insan değerlerinin sömürülmesiyle, doğa değerlerinin hoyratça sömürülmesi bir arada gidiyor. Türkiye toprakları yıkıma uğratılıyor, hopur ediliyor. Biz Türkiye üstünde mirasyedileriz. Yıkımımızdan Türkiye’nin hiçbir insanı ve doğa değeri kurtulamıyor.”
İstanbul dolu dizgin.
15 Eylül, arkadaşımız, yoldaşımız, omuzdaşımız, ülkemin en aydın, en dürüst, en yararlı, en barışçı insanlarından Hrant Dink’in yaş günüydü.
Bundan önceki yazım şöyle bitiyordu: “Yeryüzü muhteşemdi. Türkiye’nin asla uygarlıktan, yaratıcılıktan, aydınlıktan ve gelecekten vazgeçmeyeceğine dair umutlarımız tazeleniyordu.”
Elbe Nehri’nin kıyısında görkemli mi görkemli o yapı bir mucize gibi yükseliyor.
Hafta içinde hapisteki iki çok değerli insanımıza yine uluslararası ödüller verildi.
Bunalıyorsunuz, kahroluyorsunuz, her yerde haksızlık, hukuksuzluk, adaletsizlik diyorsunuz...
Bu başlığı yazdım. İstanbul’da bir haftadır süren o muhteşem coşkuyu paylaşacağım diye düşünürken birden bir suçluluk duygusuna kapıldım.
Edremit Kitap Fuarı’ndayım...