Özdemir İnce

Uygarlıkların Batışı (3)

22 Kasım 2019 Cuma

Lübnan yazılarımı, hoşgörünüze sığınarak, iki eski yazımdan yaptığım alıntıyla bitirmek istiyorum. “Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla” tarzındadır!

Lübnan’da birkaç gün

Gerçek Mersinlinin ruhu biraz da Lübnanlıdır, Berutludur. Biz “Beyrut” demeyiz “Berut” deriz. Elbette, Mersinli aynı zamanda Lazkiyelidir (Lattakyalıdır). Lazkiye, Suriye’dedir. 1850’lerde Mersin’i kuranların önemli bir bölümü Beyrutlu ve Lazkiyelidir. Müslüman ve Hıristiyan. Ötekiler, Çavuşlu’dan, Yalnayak’tan, öteki Toros eteği köylerinden geldiler, indiler. Lazkiyeliler “Fellah” idi. Türkmenler, Yörükler köylü idi. Mersin’le birlikte kentli oldular. Beyrutlular anadan doğma tüccar idi.

Ermeniler ve Rumlar da vardı. Şimdi Mersin Asri Mezarlığı’nda yan yana yatmaktalar.

İskenderun, Antakya, Laskiye, Beyrut, Hayfa bu kentlerin hepsi Mersin’in devamıdır. Ya da tersi. Tersine zincir Mersin’de durur. Öteye geçmez.

Ayrıca, Mersin Yumuktepe’nin Finike ile Finikeliler ile ilişkisini de bilen çok azdır.

Birkaç arkadaş epeydir Beyrut’ta buluşmayı düşünüyorduk. Bu nedenle, Ülker ile birlikte, yılbaşından birkaç gün önce Beyrut’a gittik. Ülker ,Beyrut’u ve Lübnan’ı ilk kez görecekti.

Kimler buluştu Beyrut’ta? Kimlerdi? Şimdilik sadece mesleklerini yazacağım. Çoğunluk üniversite hocasıydı: Sanat tarihçisi, tarihçi, ekonomist, siyaset bilimci. İki şair. İki çevirmen ve çevirilimci. Bunlardan biri Ülker. Bir de ailesi Kayseri’den gitme Ermeni, ressam Tanya da var. Tanya bizim için sürpriz oldu. Ben böyle Kayserli görmedim. Müthiş duyarlı ve görkemli bir kadın. Resimlerini henüz görmedim. Ama Mersin Uluslararası Müzik Festivali’nden bile haberi var. Evet dediğim gibi: Aralık ayının son haftasında Beyrut’ta buluştuk. Bu şenlikli seminer, seminerli şenlik 4 Ocak’a kadar sürdü.

Konuşma konularından biri Kuran’ın yabancı dillere yapılan çevirilerinde görülen sadakatsizlikler idi. Örneğin, D. Masson Tahrim suresinin 12. ayetinde geçen “farj” (ferç; kadın cinsel organı) sözcüğünü Fransızcaya “bekâret” olarak çevirmişti. Ayetin Arapça aslı şöyle. Yani Allah’ın vahiy olarak indirdiği ayetin aslı şöyle:

Wa Mariam ibnat İmran allati ahsanat farjaha, fanufakna fihi min ruhina.”

XV. yüzyıl başlarında Muhammed Bin Hamza’nın yaptığı doğru çeviri ise şöyle:

Dakı Meryem İmran kızı, ol kim sakladı fercini. Pes ürdük anun içine, canumuzdan.” (Hazırlayan Dr. Ahmet Topaloğlu, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1976)

Yani günümüz Türkçesi ile ayetin şöyle çevrilmesi gerekiyor:

Ve İmran kızı Meryem, sakladı (korudu) fercini (cinsel organını) ve biz onun içine (fercine) ruhumuzu üfürdük.”

Bendeki “meal” denen çevirilerin hiçbirinde ferç (kadın cinsel organı) sözcüğü yer almıyor. Ferç yerine türlü çeşitli dolambaçlı ifadeler kullanıyorlar, sonra da “biz onun içine ruhumuzdan üfledik” diyorlar. Hangi içine? Bu ayet Allah’ın ağzından İsa’nın Tanrı’nın oğlu olduğu iddiasını doğrulamıyor mu? Peki Allah’ın oğlunun dinine inananlar neden “gavur” olsun? İktidarlara borazancılık yapan Diyanet ne fetva buyurur acep?  (Hürriyet, 8.1.2011)


Nikâhın kerameti

2 Ocak 2011 günü öğleyin Lübnan’ın güneyinde, İsrail sınırına yakın Sur’da (Tyros, Tyre) yemek yiyorduk. Tyros kalıntıları iyi korunmuş bir Finike kenti. Şimdi de kullanılan Finike limanında bir lokantada. Deniz kıyısı. Yemekte Adonis, Ülker, bendeniz, birkaç üniversite hocası, birkaç yazar, Ermeni ressam bayan ve bizi yemeğe davet eden işadamı vardı.

Yemeğe bir süre sonra Adonis’in büyük kızı Ninar ile nişanlısı katıldı. “Nikâh” sözcüğünün Arapçadan gelmiş olması gerektiğini düşündüm ve Fransızca deyimi yerine “nikâh” sözcüğünü kullanarak “Nikâh ne zaman” diye sordum. Soruma hepsi kahkahayla güldü. Neden güldüklerini anlamadım. Bunun üzerine, işadamı, elle işaret ederek ve  “duhül” sözcüğünü de kullanarak, nikâhın Arapça ne anlama geldiğini açıkladı: Lübnan’da resmi imzalı bir evlilik sözleşmesi yoktu. Her cemaat kendi töresine göre evleniyordu. “Medeni” sözleşmeyle evlenmek isteyenler, Türkiye’ye, Kıbrıs’a gidiyordu.

Tunuslu şair ve filozof arkadaşım Tahar Bekri, Eskişehir’de bir binanın kapısında “Nikâh Dairesi” yazısını görünce gülmeye başlamıştı. O da neden güldüğünü açıkladı. (Hürriyet, 31.8.2011)


Yazarın Son Yazıları

Bedrettin Cömert 23 Ekim 2020
Totem ve tabu 20 Ekim 2020
Eren okula gidiyor 18 Ekim 2020
Kovcu Ertuğrul (2) 16 Ekim 2020
Kovcu Ertuğrul  (1) 13 Ekim 2020
Televizyonculuk dersi 29 Eylül 2020
Kuzu’ya aferin 27 Eylül 2020