BROADWAY MÜZİKALİ ‘JERSEY BOYS’ İSTANBUL’DA
Zorlu Sanat Merkezi’nde her nabza göre şerbet var: Klasik müzikten caza, etnik müziğe, klasik baleden modern dansa... Ama asıl heyecanla beklenen Broadway, Londra ve Paris’ten gelecek müzikallerdi. Yani “Jersey Boys”, “Cats” ve “Notre Dame de Paris...”
Önceki akşam “Jersey Boys” müzikali başladı. 24 Kasım’a dek sürecek. Bu müzikal, 2004 yılında bestelendi yazıldı; 2005’te Broadway’e geldi; 2006’da “yılın en iyi müzikali” dahil olmak üzere çeşitli dallarda Grammy ve Tony ödüllerini kazandı. O tarihten beri her kıtanın birçok kentinde sayısız prodüksiyonlar birbirini izliyor.
Gerçek bir öyküye dayanan bir müzikal. Dört çulsuz ama yetenekli gencin bir araya gelip “The Four Seasons” (Dört Mevsim) müzik topluluğunu kurmaları, yükselişleri, müzikal başarıları, devleşmeleri ve topluluğun dağılışı... “Dört Mevsim” topluluğunun öyküsünün, dört gencin farklı bakış açısı ve “anlatımıyla” izliyoruz. Müzikler, topluluğun gerçekten besteciliğini yapan Bob Gaudio’ya, sözler Bob Crewe’ye ait.
Profesyonellik dorukta
Zorlu Sanat Merkezi’ndeki büyük salonun muhteşem bir akustiği olduğunu daha önce de vurgulamıştım. Baştan sona müziğe ve şarkılara dayanan bir eser izlerken, bu özellik daha da önem kazanıyor. Hiç beklemediğim bir sürpriz, 60’lı yıllarda dilimizden düşmeyen İngilizce romantik şarkıların bu müzikalde karşıma çıkması oldu. (“I’m in the mood for love”, “Can’t give you anything but love”, Can’t Take My Eyes off You; Sherry vb...)
Beni en çok etkileyen, profesyonelliğin dorukta olmasıydı. Müzik, şarkı, söz, konuşma, koreografi, sahnedeki devinim, her biri tek tek ve hepsi bir arada en dakik İsviçre saati gibi işliyordu. Bunların iç içe geçmesi ve ayrışması... Dekorun değişmesi, değişirken mekânı dönüştürmesi... Aksesuvarların, sayısız öğenin sahneye girip çıkması... Işıkların çok yönlü işlevselliği; gölge oyunları, kullanılan renkler... Dört genç (G. Almirall, D. Buys, K. Meyer ve E. Castis) başta olmak üzere, sahnede dans eden, şarkı söyleyen, müzik yapan 21 sanatçının mükemmelliği ... Bir tereddüt, bir aksama, bir zaaf yok. Dört dörtlük profesyonellik...
O şarkılara aşina olmayan günümüz gençleri aynı derecede tat alır mı bilemiyorum... İngilizce oynanan müzikal Türkçe üst yazıyla sunuluyor.
Nâzım Oratoryosu Frankfurt’ta
Sevgili okurlar, iki gün önce bu sayfalarda haberini okudunuz. 17 Kasım 2013 tarihinde Frankfurt Alte Oper’de Fazıl Say’ın Nâzım Hikmet Oratoryosu bir kez daha dinleyiciyle buluşacak...
Anımsayacaksınız Ertuğrul Günay’ın Kültür Bakanlığı döneminde eser Moskova’da da seslendirilmişti. Orada bakan, Frankfurt Kitap Fuarı’nın açılışında bu eserin çalınacağı haberini verip herkesi sevindirmişti. Sonra’dan Fazıl Say iktidarca “tu kaka” ilan edilince tasarıdan vazgeçildi.
Ama işte kimi eserler ne yapsanız yok edilemiyor! Şimdi Almanya’da Hessen Türk Toplumu, kuruluşunun 20. yılını bu eserle kutluyor. Almanya’da birçok anlı şanlı firma “Biz sponsor olalım, ama adımızı açıklamayın” diyor ve bu iş kotarılıyor. Derler elbet, Türkiye’deki hükümetle aralarının bozulmasında, hükümetin öfke, kin ve intikam oklarına hedef olmayı kim ister!
Bu kez Şef İbrahim Yazıcı, 140 kişilik Wuppertal Opera Orkestra ve Korosu’nu yönetiyor. Fazıl Say ve Genco Erkal da sahnede. Frankfurt’tan soran okurlar oldu. 17 Kasım akşamı için daha çok bilgiyi 069 069 13 40 400 ya da 069-96865822 numaralı telefonlardan alabilirsiniz...
Dört mevsim şarkılar
Yazarın Son Yazıları
Geçen yıl yine tam şu sıralarda bu köşede “80 Yaşım Merhaba” diye bir yazı yazmıştım!
İnternete girin...
Yine aynı şey oldu.
“6 Şubat” bir sayı, bir istatistik değildir; bir hafıza yarasıdır.
Bugün 1 Şubat. Abdi İpekçi’nin öldürüldüğü gün.
Birkaç gündür, benim canım arkadaşım ve ülkemdeki şiir tutkunlarının sevgilisi, aşkı, hayran olduğu şair Refik Durbaş’la sohbet ediyorum.
Hak hukuk ve adaletin yok sayıldığı, dünya diktatörlerinin aklımızla oynadığı, her an düş kırıklıkları, vahşet, ölümlerle sarmalandığımız; yalanın, riyakârlığın, iftiraların, örgütlü kötülüğün egemen olup vicdanı yok ettiği bir dünyada yaşıyoruz.
Geçen hafta içinde Tan Sağtürk’ün “görevden alındığı” haberi Resmi Gazete’de yayımlanınca herkes gibi ben de çok üzüldüm.
Ne müthiş bir ülke burası!
“Folia” Japonya’dan Güney Afrika’ya uzanan geniş bir coğrafyadan 100 kadar sanatçıyı ve 300 kadar eseri bir araya getiren serginin adı.
11 Ocak 1995.
Günlerdir, bütün dünya gibi Türkiye de Venezüella ve Maduro ile yatıp kalkıyor.
“Şiir aşk gibidir, zorla yazılmaz.
Filmlerde görürüz ya: “Kral öldü! Yaşasın kral”, “Padişah öldü yaşasın padişahımız!”. Şöyle bir haykırsam diye özenmişimdir ama bir türlü nasip olmadı.
Bugün 2025’in son pazar günü.
En tehlikeli yanı: Faşizm sıradanlaşmak, gündelik hayatın bir parçası olmak ister. Adaletsizliği “olağan”, eşitsizliği “kader”, baskıyı “gereklilik” diye sunar.
Sahnede bir adam var.
Korkunç yoğun bir trafikte iki saat gitmeyi ve iki saat de dönmeyi göze alırsanız orada bulunduğunuz sürece müthiş keyiflenir ve “Yaşasın Tüyap Kitap Fuarı” diye haykırabilirsiniz.
O, Nermin Abadan Unat. Neden mi ona minnet borcumuz var?
Sabiha Sertel (1895-1968) ve Zekeriya Sertel (1890-1980). Osmanlı’nın sonu, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarında duygu ve düşünce dünyamıza sonsuz katkılarda bulunmuş bu iki önemli ismi bu ülkede yaşayan herkesin, hele hele gazeteciliği meslek edinmiş her insanın çok yakından bilmesi gerekir.
O kadar güzeldi ki tadı damağımda kalmıştı.
Bir yanımda yaratıcılık, bir yanımda yok edicilik. İkisi de çekiştirip duruyor iki kolumdan.
Duvardaki dev afişten fırlayıp kucaklaşacakmışız gibi bana bakan genç kadın, Suna Pekuysal.
Dünkü gazetemizde, “Korkma Biz Kadınız!” başlığını görmek çok hoşuma gitti.
Çocuklarımız için neler neler yapmayız ki...
Ülkemin hapishaneler coğrafyasından sık sık mektup gelir.
Neredeyse 30 yıldır Hakan Erdoğan Prodüksiyon “Bach İstanbul’da” başlığıyla klasik müzik konserleri düzenler.
Oktay Ekinci... Bu isim Cumhuriyet okurlarının hiç ama hiç yabancısı değil.
Paris ve sonbahar.
“Ve sonunda Joan Baez hastalığı yendi, sağlığına kavuştu!”
“Hava kurşun gibi ağır/ Bağır bağır bağırıyorum/ Koşun. Kurşun eritmeye çağırıyorum...”
Cumhuriyetin 102. yıldönümünü dün kutladık.
Ege’nin ortasında bir sabah...
Daha 29. Uluslararası İstanbul Festivali başlamamıştı.
Prag Tiyatro Festivali’nden ayağımın tozuyla dönüp tüm gördüklerimi sizinle paylaşmaya hazırlanıyordum ki sevgili arkadaşım Genco Erkal’ın sesi kulağımın dibinde bitiverdi: “Çekya’yı bırak önce Cihangir’e bak!”
Sevgili okurlar Prag’dayım.
Sabah 6.30’da kapı tekmeleniyor. Jandarma içeri dalıyor.
Bu yazının başlığı “Afife Jale Ödül Töreni’nin düşündürdükleri” olacaktı.
Olmayan suçlar... Yazılmayan iddianameler... Yazılıp uygulanmayan kararlar... Ve hukuk ile guguk arasında yaşamaya devam çabası... Tamam yakınmayı bırakıp sadede geliyorum.
Nasıl yaşamak bu! Kâh gökyüzünde kanat çırpıyoruz kâh en dipsiz kuyuların derinliğinde kayboluyoruz.