Sanatı bile “bizden olan” ve “bizden olmayan” diye ayıran, birini desteklerken ötekini her ne pahasına olursa olsun yok etmeye, muhalif olanı öldürmeye çalışan bir iktidar var başımızda. Durum böyleyken, Paris’te bir hafta boyunca tiyatrodan tiyatroya koşmam, oyunlar izlemem, değer ölçüsünün “bizden” ya da “muhalif” değil de nitelik, yaratıcılık, mükemmellik, “keşif” ve “insan ruhunun derinliklerine dokunmak” olduğu bir ortamda soluk alıp vermek, bambaşka bir deneyim oluyor. Kıskançlık; utanç duygusu; emeğe, yaratıcılığa saygı birbirine karışıyor.
Paris’te Sonbahar Festivali, müzik, dans ve tiyatro ağırlığıyla doludizgin sürmekte. Festivalin en anlı şanlı starı Robert Wilson.
Robert Wilson’un dehası
Paris, İstanbul tiyatro festivallerinde oyunlarını sık sık ağırladığımız Robert Wilson’la yatıp kalkıyor. Hafta başında Sorbonne Üniversitesi sanatçıya ödül ve fahri doktora unvanı verdi. Törene katılma olanağı buldum. Törende önce Wilson’un, “Hamlet”inden bir bölüm izledik. Sahnede Isabelle Huppert, onu “Bana oyunculuğun sırlarını öğreten deha” diye selamladı.
Sanatçıyı onurlandıran nice konuşmadan sonra, kendisi 40 yıl önce Paris’te sahnelediği “Le Regard d’un Sourd” (Sağır Adamın Bakışı) oyunuyla tüm sınırları kırdığı günden bu yana geçirdiği evreleri, kendine özgü anlatımıyla anlatmaya çalıştı. Haykırışlar, uzun susuşlar, mimikler birbirine karıştı. “Bir şeyi niye yaptığını biliyorsan, yapmasan da olur” sözü akşama ve törene damgasını vurdu…
Louvre Müzesi’nde
Louvre Müzesi en önemli üç salonunu ona ayırmıştı. Serginin adı da “Living Rooms” yani “Salonlar” ya da “Oturma Odaları”ydı. Robert Wilson’un yaşadığı mekânı, çevresindeki nesneleri, etkilendiği cisimleri bir araya getiriyordu. Louvre Müzesi de artık çağdaş sanata kucak açmış durumda.
Salonların birinde, Robert Wilson’un bugüne dek gerçekleştirdiği oyunların vidolarını izlemek olanağını buluyordunuz. İkin- cisi ise “Gaga Salonu”ydu. Burada kendi çektiği bir videoda durağanlıkla hareket arasında gidip gelen, resim sanatına gönderme yapan bir video vardı.
Ana salonda ise kendi dev yatağının çevresinde birlikte yaşadığı nesneler: Wilson fetişizmi olan iskemleler, Papua Yeni Gine’den maskeler, Kuzey Sumatra’dan küpeler, sokakta buldukları Marlene Dietrich’in pırlanta topuklu ayakkabılarına, yok yoktu…
Ve sahnede Barışnikov
Robert Wilson’un yeni oyunu “The Old Woman” (Yaşlı Kadın) Theatre de la Ville’de oynuyor. İki kişilik bir oyun. İki oyuncu Mikhail Barışnikov (evet ünlü koreograf ve dançı) ve ünlü sinema tiyatro oyuncusu Willem Dafoe…
Oyunun çıkış noktası Rus yazar Daniil Kharms’ın metinleri. Bu gerçeküstü yazarın yaşamı, 1942’de Sovyetler’in psikiyatrik hastanelerinden birinde 36 yaşındayken sona ermiş. Onun kendini ha bire tekrarlayan “absürd” (saçma-olağanüstü-) metinleriyle Wilson’u buluşması, deyim yerindeyse tencere kapak gibi.
Willem Dafoe zaten usta bir oyuncu ama Barışnikov’un oyunculuğu (ki ben ilk kez oyuncu olarak izliyorum) çarpıcı. İkisi birbirini tamamlıyor, bir oluyor, biri o, öteki bu oluyor. Muhteşemler. Zaten ikisi tek insan yani yazar. Bize pencereden düşen yaşlı kadınları, evinizden içeri giren yaşlı kadınları, yelkovanı ve akrebi olmayan saatleri soran yaşlıları, iskemlelere oturup ölen yaşlıları ve bavulunuza koyup götürdüğünüz yaşlıları anlatıyorlar. İngilizce, Rusça seslerle, haykırışlarla, mimiklerle kıpkırmızı dilerini çıkararak, salıncaklarda sallanarak, uçaklar geçerken anlatıyorlar… Ne anlattıkları değil, nasıl anlattıkları önemli.
Wilson’un o mükemmeliyetçi tavrı, ışık ve renk cümbüşü; oyuncuları kâh birer kuklaya kâh afacan çocuklara dönüştüren yöntemi, bütün olayı eşsiz bir şiire dönüştürüyor. Bizi tiyatronun büyüsüyle baş başa bırakıyor.
Tiyatroda şiir ve büyü...
Yazarın Son Yazıları
İki gün arayla iki tarih...
Bir ülke düşünün.
Bugün 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı.
İktidara geldiklerinde dindar ve kindar bir kuşak yetiştireceklerini açıkladılar.
Zaman uçuyor.
27 Mart 2026-Uşak Belediyesi’ne operasyon.
Hem Zülfü Livaneli’nin kendisi hem sayısız araştırmacı, o baskı altında zoraki kabullenilmiş adaylığın, SHP’nin yerlerde sürünen oylarını yükseltmek için kabul ettiğini açıkladı. Yükseltti de. Uğradığı saldırılar, manipülasyonlar, kimi medya ve aydınların ihaneti hepsi yazıldı. Oyların nasıl çalındığı da... Daha sonra Baykal’ın dokunulmazlığı nasıl savunup Erdoğan’a başbakanlığı sunduğu, tüm partilerin tavırları... Ama okuyan kim!
Samsun Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nden bir çağrı alınca “Nâzım Hikmet 124 Yaşında” programımı sunmak üzere kendimizi o muhteşem kentte bulduk.
Ama gerçekten olacak şey mi?
Minicik bir kız çocuğu.
Peş peşe birbirini izleyen olaylara bakınca, insan çıldırmadan nasıl bu ülkede yaşayabilir diye şaşmadan edemiyorum.
Bayram bitti
Bu yazıyı okuduğunuzda arife günü olacak... Yarın bayram... Hiç ama hiç bayram duygusu yok çoğumuzun içinde.
“Ooo, Bayan Şifahi buradaymış!”
Başlık doğru...
Farkında mısınız, ülkemizde kadın katliamı dolu dizgin devam ediyor.
Ey siyaset!
Gerek Erdoğan’a ve Bahçeli’ye, gerek okuduğunu anlayamayan, kin, nefret dolu duygularla sürüye katılanlara hepimiz sonsuz teşekkür borçluyuz.
Geçen yıl yine tam şu sıralarda bu köşede “80 Yaşım Merhaba” diye bir yazı yazmıştım!
İnternete girin...
Yine aynı şey oldu.
“6 Şubat” bir sayı, bir istatistik değildir; bir hafıza yarasıdır.
Bugün 1 Şubat. Abdi İpekçi’nin öldürüldüğü gün.
Birkaç gündür, benim canım arkadaşım ve ülkemdeki şiir tutkunlarının sevgilisi, aşkı, hayran olduğu şair Refik Durbaş’la sohbet ediyorum.
Hak hukuk ve adaletin yok sayıldığı, dünya diktatörlerinin aklımızla oynadığı, her an düş kırıklıkları, vahşet, ölümlerle sarmalandığımız; yalanın, riyakârlığın, iftiraların, örgütlü kötülüğün egemen olup vicdanı yok ettiği bir dünyada yaşıyoruz.
Geçen hafta içinde Tan Sağtürk’ün “görevden alındığı” haberi Resmi Gazete’de yayımlanınca herkes gibi ben de çok üzüldüm.
Ne müthiş bir ülke burası!
“Folia” Japonya’dan Güney Afrika’ya uzanan geniş bir coğrafyadan 100 kadar sanatçıyı ve 300 kadar eseri bir araya getiren serginin adı.
11 Ocak 1995.
Günlerdir, bütün dünya gibi Türkiye de Venezüella ve Maduro ile yatıp kalkıyor.
“Şiir aşk gibidir, zorla yazılmaz.
Filmlerde görürüz ya: “Kral öldü! Yaşasın kral”, “Padişah öldü yaşasın padişahımız!”. Şöyle bir haykırsam diye özenmişimdir ama bir türlü nasip olmadı.
Bugün 2025’in son pazar günü.
En tehlikeli yanı: Faşizm sıradanlaşmak, gündelik hayatın bir parçası olmak ister. Adaletsizliği “olağan”, eşitsizliği “kader”, baskıyı “gereklilik” diye sunar.
Sahnede bir adam var.
Korkunç yoğun bir trafikte iki saat gitmeyi ve iki saat de dönmeyi göze alırsanız orada bulunduğunuz sürece müthiş keyiflenir ve “Yaşasın Tüyap Kitap Fuarı” diye haykırabilirsiniz.
O, Nermin Abadan Unat. Neden mi ona minnet borcumuz var?
Sabiha Sertel (1895-1968) ve Zekeriya Sertel (1890-1980). Osmanlı’nın sonu, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarında duygu ve düşünce dünyamıza sonsuz katkılarda bulunmuş bu iki önemli ismi bu ülkede yaşayan herkesin, hele hele gazeteciliği meslek edinmiş her insanın çok yakından bilmesi gerekir.
O kadar güzeldi ki tadı damağımda kalmıştı.
Bir yanımda yaratıcılık, bir yanımda yok edicilik. İkisi de çekiştirip duruyor iki kolumdan.