Dün 15 Kasım’dı. Uluslararası PEN, 15 Kasım’ı “Hapisteki Yazarlar Günü” ilan ettiğinden bu yana neredeyse 40 yıl geçti... Dünya ve Türkiye hâlâ düşünce ve ifade özgürlüğünü yok sayarak yazarlarını hapsediyor...
Dün, beş kuruluş (PEN Türkiye Merkezi, Türkiye Yazarlar Sendikası, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, Türkiye Gazeteciler Sendikası, Türkiye Yayıncılar Birliği) ortak bir basın toplantısı düzenledik. Ayrıntıları basından izleyebilirsiniz.
Ben, isteklerimizi şöyle özetledim:
Çok şey değil, sadece adalet istiyoruz. Hukuk devletinde yaşamak istiyoruz. Cumhuriyetin olmazsa olmaz ilkesi adaleti istiyoruz.
Kimse düşüncelerinden ötürü tutuklanmasın, işinden, aşından olmasın istiyoruz.
Düşüncesini özgürce ifade edebilsin, yazabilsin, araştırabilsin istiyoruz.
Kitaplar toplatılıp yasaklanmasın istiyoruz.
Gazeteciler, yazarlar hapishanede çürütülmesin, halkın gerçeklere ulaşabilmek hakkı ellerinden alınmasın istiyoruz.
Gazeteciler ve yazarların tümü serbest bırakılsın, tutuksuz yargılansın istiyoruz. Dünyada ve her yerde...
PEN Türkiye’den
Dünkü toplantıda bir de PEN Türkiye merkezinin bildirisini paylaştım:
15 Kasım Hapisteki Yazarlar Günü’nde bir kez daha üzülüyoruz, utanıyoruz, öfkeleniyoruz, susuyoruz, bağırıyoruz, yetkilileri göreve çağırıyoruz!
Hangi göreve?
Yasaların da vicdan, merhamet ve adaletle işletilmesi, uygulanması görevine elbette...
Hapisteki yazarlar, adı üzerinde yazarlar. Yazıya yazıyla, olmadı sözle yanıt verilir. Yazı, demir parmaklıkların ardında son bulan bir eylem değildir. Yazarın yeri de demir parmaklıkların ardı değildir.
Romancı, şair, öykücü, denemeci, gazeteci...
Unutmamak gerekir ki bugün ses çıkarmayan, içinden “oh olsun” diyen, hatta meydanın ve medyanın kendisine kaldığını düşünen yazı erbabı da, yarın aynı akıbetle karşılaşabilir.
Tarihte değil yalnızca bugün de, dünyada değil yalnızca Türkiye’de de bunun somut örneklerini biliyoruz. Hapisteki yazarlar için sesini yükseltmesi, kalemini sivriltmesi gerekenlerin, öncelikle bu yazarlarla aynı görüşü paylaşmayan yazarlar, gazeteciler olduğunu düşünüyoruz.
Barış içinde farklılıklarla özgür, bir arada yaşamanın yolu, düşünce, yazma, yayımlama ve örgütlenme özgürlüğünden geçer.
Bu 15 Kasım da bu düşüncelerle, kaygılarla geçmiş olsun, ama bir daha 15 Kasım olmasın, o da bu yıl son kez geçmiş olsun!
NOT:
Sevgili Okurlar,
İç kulaktaki kristallerin yerinden oynaması insanın tüm dengesini bozuyor, dünyayı başına yıkıyor, odaklanmasını engelliyor. Tıbbi dilde “Benign Pozisyonel Paroksismal Vertigo”... Başıma geldi... “Kristaller” yerine oturuncaya dek izin istiyorum...
Hapisteki Yazarlar Günü
Yazarın Son Yazıları
Başlık doğru...
Farkında mısınız, ülkemizde kadın katliamı dolu dizgin devam ediyor.
Ey siyaset!
Gerek Erdoğan’a ve Bahçeli’ye, gerek okuduğunu anlayamayan, kin, nefret dolu duygularla sürüye katılanlara hepimiz sonsuz teşekkür borçluyuz.
Geçen yıl yine tam şu sıralarda bu köşede “80 Yaşım Merhaba” diye bir yazı yazmıştım!
İnternete girin...
Yine aynı şey oldu.
“6 Şubat” bir sayı, bir istatistik değildir; bir hafıza yarasıdır.
Bugün 1 Şubat. Abdi İpekçi’nin öldürüldüğü gün.
Birkaç gündür, benim canım arkadaşım ve ülkemdeki şiir tutkunlarının sevgilisi, aşkı, hayran olduğu şair Refik Durbaş’la sohbet ediyorum.
Hak hukuk ve adaletin yok sayıldığı, dünya diktatörlerinin aklımızla oynadığı, her an düş kırıklıkları, vahşet, ölümlerle sarmalandığımız; yalanın, riyakârlığın, iftiraların, örgütlü kötülüğün egemen olup vicdanı yok ettiği bir dünyada yaşıyoruz.
Geçen hafta içinde Tan Sağtürk’ün “görevden alındığı” haberi Resmi Gazete’de yayımlanınca herkes gibi ben de çok üzüldüm.
Ne müthiş bir ülke burası!
“Folia” Japonya’dan Güney Afrika’ya uzanan geniş bir coğrafyadan 100 kadar sanatçıyı ve 300 kadar eseri bir araya getiren serginin adı.
11 Ocak 1995.
Günlerdir, bütün dünya gibi Türkiye de Venezüella ve Maduro ile yatıp kalkıyor.
“Şiir aşk gibidir, zorla yazılmaz.
Filmlerde görürüz ya: “Kral öldü! Yaşasın kral”, “Padişah öldü yaşasın padişahımız!”. Şöyle bir haykırsam diye özenmişimdir ama bir türlü nasip olmadı.
Bugün 2025’in son pazar günü.
En tehlikeli yanı: Faşizm sıradanlaşmak, gündelik hayatın bir parçası olmak ister. Adaletsizliği “olağan”, eşitsizliği “kader”, baskıyı “gereklilik” diye sunar.
Sahnede bir adam var.
Korkunç yoğun bir trafikte iki saat gitmeyi ve iki saat de dönmeyi göze alırsanız orada bulunduğunuz sürece müthiş keyiflenir ve “Yaşasın Tüyap Kitap Fuarı” diye haykırabilirsiniz.
O, Nermin Abadan Unat. Neden mi ona minnet borcumuz var?
Sabiha Sertel (1895-1968) ve Zekeriya Sertel (1890-1980). Osmanlı’nın sonu, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarında duygu ve düşünce dünyamıza sonsuz katkılarda bulunmuş bu iki önemli ismi bu ülkede yaşayan herkesin, hele hele gazeteciliği meslek edinmiş her insanın çok yakından bilmesi gerekir.
O kadar güzeldi ki tadı damağımda kalmıştı.
Bir yanımda yaratıcılık, bir yanımda yok edicilik. İkisi de çekiştirip duruyor iki kolumdan.
Duvardaki dev afişten fırlayıp kucaklaşacakmışız gibi bana bakan genç kadın, Suna Pekuysal.
Dünkü gazetemizde, “Korkma Biz Kadınız!” başlığını görmek çok hoşuma gitti.
Çocuklarımız için neler neler yapmayız ki...
Ülkemin hapishaneler coğrafyasından sık sık mektup gelir.
Neredeyse 30 yıldır Hakan Erdoğan Prodüksiyon “Bach İstanbul’da” başlığıyla klasik müzik konserleri düzenler.
Oktay Ekinci... Bu isim Cumhuriyet okurlarının hiç ama hiç yabancısı değil.
Paris ve sonbahar.
“Ve sonunda Joan Baez hastalığı yendi, sağlığına kavuştu!”
“Hava kurşun gibi ağır/ Bağır bağır bağırıyorum/ Koşun. Kurşun eritmeye çağırıyorum...”
Cumhuriyetin 102. yıldönümünü dün kutladık.
Ege’nin ortasında bir sabah...
Daha 29. Uluslararası İstanbul Festivali başlamamıştı.
Prag Tiyatro Festivali’nden ayağımın tozuyla dönüp tüm gördüklerimi sizinle paylaşmaya hazırlanıyordum ki sevgili arkadaşım Genco Erkal’ın sesi kulağımın dibinde bitiverdi: “Çekya’yı bırak önce Cihangir’e bak!”
Sevgili okurlar Prag’dayım.